Dünyanın en kararsız adamıyım ben. Evet kararlıyım o benim ve nadir kararlılığım da bu tespitim. Ben aynı şeyleri yapmaktan nefret eden ama hep aynı şeyleri yapmak zorunda olanım. Minibüse mi bindim en son koltukta en dipte oturmalıyım, minibüse bindiğimde mevzu bahis yer doluysa bütün minibüs boş koltuktan oluşsa ileri geri yapıyorum. Nereye oturacağımın kararını veremiyorum. Velev ki başka bir yere otursam başkasının kucağına oturmuş gibi hissediyorum. Elbette tahmin edibileceği üzere yerime oturanı da benim kucağıma oturmuş gibi. Burada kaybeden kim bilmiyorum... Umumi tuvalete mi girdim en sondaki pisuvara işemeliyim, diğer türlü nereye işiyeyim diye sancı içinde kıvranırken elimde bizim küçük oğlan ordan oraya koşuşturuyorum. Başka yere işediğimde yada birinin benim yerime işediğinde ne hissettiğime gelice sizin yaratıcılığınıza bırakıyorum, minibüs örneğinden kurun diyalektiği yapın çıkarsamayı gereken tüm argümanlar orda..
Başbakanla konuşsam bana da bi çözüm yolu söyler ya, o genelde ailevi meseleler hakkında konuşuyor, 3-5 çocuk, sezeryansız doğum, ana babaya saygı, sevgi, sayir... Hep büyükleri ilgilendiren şeyler.. Zaten başbakanla konuşmaya kalksam ertesi günü Ordudaki toplu açılış töreninde Orduspor atkısı boynunda, ilkin bana dokundurur. Erkekler kızları kullanıp kullanıp atmasın, atanın Allah belasını versin bitaraf olsun inşallah tamam mı şimdi açılışı yapalım, nerde lan bu düğme diye alırım lafı arada. Çok hassas olduğu konular onlar. Başbakanlığından sonra pek sevdiğim kişiliğin "Bozulmuş Türk Aile Yapısı ve Gerçekçi Çözümler" adlı kitabını da okumak isterim. Sevgimden saygım da büyüktür o yüzden duymasın..
Bakın dostlarım, terk etmenin bir milyon sebebi yoktur. Ya başkasına aşık olursun eskisine veda edersin. Ya şartlarını düşünürsün 30 yaşına kaç kaldı onu düşünürsün, olabiliteleri koyarsın önüne ona göre hareket edersin. Ya ailen istemez. Ya da onun ailesi istemez. Yanlışını görürsün. Doğrusuna karar verdiğini düşünürsün. Birilerinin gazına gelirsin... Ya arkadaş tamam bi milyon sebebi yok da buraya yazılacak kadar az sebepte yok işte.. Benim terk etme olayımı ilk paragraftan kararsızlık diye sanmış olabilirsiniz ki şu an elimin tersiyle suratınıza vurdum. Bu kararım benim en kararlı hareketimdi.. Yukarda sebeplere dokundum biraz, ama ben en çok merak edileni anlatayım; ben başkasına aşık mı oldum?
Olaya mantıklı bi taraftan cevap vereceğim. Ben işsizim her zamanki gibi ama her zamankinden biraz fazla borç da sahibiyim. Önümde kuvvetli ihtimal altı ayı cezaevinde geçecek çok uzun olmadığını sandığım bir ömrüm var. Yani bırakınız bir insana aşık olmayı 13 gün olmuş dışarı çıkmayalı bilgisayarımın hoperlörlerine aşık olsam daha mantıklı. Hepiniz kardeşimsiniz /ki muhatabı yabancı görmediğinizi göstermek için öyle söylenir böyle maddi sıkıntılar anlatılmadan önce/ İnanınız ki yol parasına ayırabileceğim 1 liram yok /erzurumda kendini örğrenci diye yutturabilirsen 1 liraya binebiliyorsun toplu taşıma araçlarına/ bilmem kaç gün olmuş gördüğüm tek dişi annemle bacım. Freud gibi sapık da değilim anama bacıma kalkayım da aşık olayım. Zaten annem her gördüğünde para verim mi diye cüzdanına elini götürüyor, bir buçuk lira verip çok harcama deyip beni kendine ve kendime ayar ediyor. Annemle de görüşmüyoruz 10 gündür yani.. Benim aşık olabileceğim ihtimalim size nasıl geliyor? Dur dur ben daha net sorayım; ben o bokun sineği miyim gardaşlarım?
Şimdi de maddiyat nedeniyle terk ettiğim anlaşıldı değil mi? Yine yediniz ters tokadı bak... İşsizlik mevzu değil ki.. Adeti yerine getiriyorum ne iş yapıyorsun diyene kpss ye hazırlanıyorum diyorum geçiyorum.. Para mı kazanmak mevzu? 1 ay sonra kazandığım paralarla kitap yazarım arkadaşım. Doğru olan kalbi akıla emanet etmektir. Her doğru şey daha fazla bedel demektir. Kalpleri akla emanet ettiğiniz an bedeller ödemeye hazır olmalısınız. Evleneceğin kişiyi kadere bağlamak "kaderimiz kimleyse artık", "kısmet, alıny yazısı" safsataları bilmem kaç kişiyi dininden etti. Biriyle elinde olmayan sebeplerle karşılaşmak kaderdir. Ama o kişiyle evlenmek kendi seçimimiz. Seçimlerimiz bizi çok baba bir godoş, motor, kaşar, pezevenk de yapabilir; temiz, aklı başında, namuslu, efendi ötesi bir insanda.. Hepimiz seçimlerimizi yaşarız ve her seçimimiz bize sonuç olarak geri döner. Her seçimimiz de kocaman bir ameldir. Eğer seçimlerimiz bizim amellerimiz değilse mahşer-i huzur da yargılanma sebebimiz nedir?
Ben seçtiğim birçok yol nedeniyle pişmanım. Dedem de öyleydi, babam da.. Artık pişman olmayacağım seçenekler üstünde yürüyorum. Dedem de öyle yapmış, babam da.. Peki pişman olmayacağımız seçeneği biz bilebilir miyiz? Evet biliriz.
29.5.12
Ben Şöyle Bi Bokun Sarısıyım!
Klavye Manyağı
Kabakulak Kocakulakoğlu
1 Kere Tükürdüler, Elhamdulillah...
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Malzemeden Geri Kalanlar
bozuk ailelerin başbakanla imtahanı,
kararsızlık,
kişinin alınyazısı olma ihtimali,
minibüste yer durumu,
pisuvara doğru işeyelim işetelim,
yanlış anlaşılan kader
16.5.12
Sen Kolay Mı Sandın Şerefsiz Olmayı!
Bir insan zifri karanlığı ister mi? Tüm ırz düşmanları gibi ben de isterim. Hiçbir ışık süzmesine tahammülüm yok. Tüm çocuklar o saf, temiz gülümsemelerini artık sonlandırmalı. En azından ben baktığımda yapmamalılar. Yüzüme her an tükürecek gibi bakmalılar ve her an tükürmeliler. Sadece çocuklar değil. Doğada ne kadar şerefli mahlukat yaşıyorsa hepsi. Çünkü ben şerefsiz tarafımla karşınızdayım.
Zindanım olsa. Zindanım ve ben. Sapına kadar ahlaksızlığımı alsam yanıma, bir tarafıma da şerefsizliğimi otursak başbaşa, birbirimize dalavereler çevirsek. Zindan isteğim hamlığımdan ablası, bir başkasına yapacağım şerefsizlikte cehennemin 17 kat aşağısını mı vaadedecek bana açtığım yaralar?
Karanlık istiyorum artık. Kimseyi bir daha kandırmamak için, kimsenin hakkına girmemek için, kimseyi bir daha yarı yolda bırakmamak için. O çatallı çirkin dilimle kimseyi yolundan etmemek için. Bir daha şerefsizlik yapmamak için.
Zindan istiyorum.. Toz olsun her yer. Gözlerimi açamayayım. Göz kapaklarımın üstünde tozlar biriksin. Ben karanlığı istiyorum. Tüm şerefsizler adına sesleniyorum size. Tüm yarı yolda bırakanlar adına, tüm ırz düşmanları adına, tüm terkedenler adına...
Bu hikayeyi siz hep terk edilenden dinlediniz. Tek edilen yani mağdur. Ama kime göre. Bence en mağduruyum ben. Merhaba ey şerefli insanoğlu; size bir şerefsiz sunuyorum. Aylardır ağzımı açmıyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Karanlığı düşlüyorum. Zindanımı istiyorum. Meğer zindanım kelimelerimde saklı. Parmaklıkları öreceğim kelimelerimle tek tek, ağlarım belki biraz ama susarım. Gülümserim sonra çirkince, şerefsize yakışır şekilde...
Siz terk etmeyi kolay mı sanıyorsunuz? Bir insanın yıllarını küle çevirmek kolay mı geliyor size? Umursamıyormuş gibi görünmek basit mi? Hepiniz terk edilen olduğunuz için, duygularınızla oynandığını düşündüğünüz için, hepiniz masum mağdurlar olduğunuz için bilmiyorsunuz; terk eden olmak en zoru. Sevdayı terk etmek, seveni terk etmek, terk edilmekten bin kat daha zor.
Herşeyden önce terk eden karanlık ister, zifri karanlık, zindan ister. Terk edilen ise aydınlığa götürecek bir el. Gitmek istediğin yol yüzünen bile kaybeden terk edendir. Yeni bir sevda ayağa kaldırabilir belki terk edileni fakat terk eden hep yerin dibine niyetli.
Peki bu kadar zorsa neden terk ben terk edenim? Bu benim ev ödevim.
Ayların suskunluğu var üstümde ve ardıma bıraktığım mağdurlarım. Af dilemiyorum, pişman değilim. Hangi cüzzi beyin anlayabilir ki hayrı-şerri. Ben şer içinde hayırlar arayanım artık. Hep zindan isterim, hep karanlık..
Zindanım olsa. Zindanım ve ben. Sapına kadar ahlaksızlığımı alsam yanıma, bir tarafıma da şerefsizliğimi otursak başbaşa, birbirimize dalavereler çevirsek. Zindan isteğim hamlığımdan ablası, bir başkasına yapacağım şerefsizlikte cehennemin 17 kat aşağısını mı vaadedecek bana açtığım yaralar?
Karanlık istiyorum artık. Kimseyi bir daha kandırmamak için, kimsenin hakkına girmemek için, kimseyi bir daha yarı yolda bırakmamak için. O çatallı çirkin dilimle kimseyi yolundan etmemek için. Bir daha şerefsizlik yapmamak için.
Zindan istiyorum.. Toz olsun her yer. Gözlerimi açamayayım. Göz kapaklarımın üstünde tozlar biriksin. Ben karanlığı istiyorum. Tüm şerefsizler adına sesleniyorum size. Tüm yarı yolda bırakanlar adına, tüm ırz düşmanları adına, tüm terkedenler adına...
Bu hikayeyi siz hep terk edilenden dinlediniz. Tek edilen yani mağdur. Ama kime göre. Bence en mağduruyum ben. Merhaba ey şerefli insanoğlu; size bir şerefsiz sunuyorum. Aylardır ağzımı açmıyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Karanlığı düşlüyorum. Zindanımı istiyorum. Meğer zindanım kelimelerimde saklı. Parmaklıkları öreceğim kelimelerimle tek tek, ağlarım belki biraz ama susarım. Gülümserim sonra çirkince, şerefsize yakışır şekilde...
Siz terk etmeyi kolay mı sanıyorsunuz? Bir insanın yıllarını küle çevirmek kolay mı geliyor size? Umursamıyormuş gibi görünmek basit mi? Hepiniz terk edilen olduğunuz için, duygularınızla oynandığını düşündüğünüz için, hepiniz masum mağdurlar olduğunuz için bilmiyorsunuz; terk eden olmak en zoru. Sevdayı terk etmek, seveni terk etmek, terk edilmekten bin kat daha zor.
Herşeyden önce terk eden karanlık ister, zifri karanlık, zindan ister. Terk edilen ise aydınlığa götürecek bir el. Gitmek istediğin yol yüzünen bile kaybeden terk edendir. Yeni bir sevda ayağa kaldırabilir belki terk edileni fakat terk eden hep yerin dibine niyetli.
Peki bu kadar zorsa neden terk ben terk edenim? Bu benim ev ödevim.
Ayların suskunluğu var üstümde ve ardıma bıraktığım mağdurlarım. Af dilemiyorum, pişman değilim. Hangi cüzzi beyin anlayabilir ki hayrı-şerri. Ben şer içinde hayırlar arayanım artık. Hep zindan isterim, hep karanlık..
Klavye Manyağı
Kabakulak Kocakulakoğlu
4
Kere Tükürdüler, Elhamdulillah...
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Malzemeden Geri Kalanlar
ayrılıkta durmak istediğiniz yeri iyi seçiniz,
durduk yere ayrılmayınız,
herkes konuşsun siz işinize bakınız,
terk eden
14.10.11
Çorabını Değiştirmeye Mecali Olmayan Adamın Neyine Dünyayı Değiştirmek!
İnsanların tarihe nam salması ne derece müthiş bir olaydır ve bu işi kısa zamanda becerebilenler naçizane benim nazarımda "dahi" grubunda toplanır. 35 yaşında göçmüş, aynı dünyada aynı oksijeni tattığımız Mozart'ı tek bir eserini bilmese de nenelerimiz bile tanır. Yine merhum orta yaş delikanlılarından Steve Jobs şu satırları yazmamızın, okumamızın mimarlarındandır. Diyebiliriz ki Mozart'tan farkı nenelerimizin tanımaması olabilir, ancak dünyamızı siyah kazağı, mavi pantolonu ve yarım bir elma ile değiştirmek onu kahraman bir dahi yapar ve yapmıştır da. Bu mevzu çok makro ve seçici bir mesele olması yanında mikro ortamlarda da benzerlerini yaşarız. Makro dedik mikro dedik kafaya hafif anasonu verdik geçelim mevzuya.
Benim bu bloğu açmam babamın öldüğü güne dayanır. Normal değildir. Babası ölen insan ağlar, perişan olur bacım gibi gider 3 gün yemek yemez. Rengi portakal sarısının az açığına çalıncaya kadar, ruhiyet-i hali kulak memesi kıvamına gelinceye kadar bunalım yaşar, sonra girdiği o karanlık dünyadan ruhi bir güçlenme, keskin bıçaklar gibi boktan gidişata göğüs gerecek kadar cesaretle çıkar. Oturup blog açıp yazı yazmaz, ilk yazımız kanatlanmış olsa da, sonraki yazılarımızda sık sık babamdan bahsetmişliğim, ağzından yazmışlığım, onu yaşıyor görmüşlüğüm vardır. Bu da benim bunalımım olabilir ve o karanlıktan çıkışımın yazısı da bu olabilir bittabi.
Babamın gençlik ideallerinin ufacığını fotoğraflar anlatırdı. Faşist diye atıldığı 2 üniversite, yüksek öğretim men cezası ve 25 sene sonra aldığı af sonrası 3. üniversitesini kazanması dışında kendisinin neler yaşadığının çok büyük kısmını "yakinlerden ölen insanlar arkasından anlatılan anılar" serisinden öğrendim. Anladığım kadarıyla bizim peder kendini tam bir "mal" gösterebilecek kadar dahiymiş. Hayatının hatası için üzülerek annemle evliliğini işaret edeceğim. Bakın annemi kötülemiyorum, kötülemem de. Ancak insanların "birbirine denk olma" durumu faşist babam için kendisine bir zeval gelmesinden korkan aile eşrafı tarafından "görücü usulü" bombasıyla havaya uçurulmuş. Bilmem kaç bin kitap okumuş bir insanın Ömer Seyfettin'i tanımayan biriyle evlenmesi çocukluğunu eve muhkem bir durum olmadıkça gelmeyen babasını görmeden geçiren bir nesile teslim eder ki mevzu bahis neslin azımsanmayacak kadar çok olduğunu düşünürsek, toplumun kolonlarından "aile" yapısının alt üst olmasında yegane sebebinin birbirlerini her müsait mekan ve zamanda düdükleyenleri konu alan berdüş dizilerin olmadığını görürüz. Hayata bakış açıları benzer, birbirlerini anlayan, dinleyen ailelerde 15 sene kocası öksüren bir eş, kocasına üst kat komşusunun aldığı son model çamaşır makinesini değil, göğüs hastalıkları hastanesini gösterir. Kader tarafından baktığımızda vadenin geldiği günü değiştirmeyecek bile olsa, daha sağlıklı ve geleceğini gören evlatların yetişmesine vesile olabileceğini ve kader mekanizmasının bu varsayıma karşı çıkmayacağı görüşündeyim ki bu da bir varsayım.
Babam gibi bir adam olmak isterdim, onun yetiştirdiği gibi kendimi yetiştirmek ve hatalarını kendime ders ederek dünyayı değiştirebilecek bir insan olabilirdim. Ancak dünyaya "tavuk-yumurta-civciv" paradoksuna benzer çakma paradokslar yaratmak dışında esaslı bir katkım, hiç değilse inşası süren bir yapıya koyduğum tek bir taş olmadı.
Bir ton işle uğraşınız varsa aslında hiçbiriyle uğraşmıyorsunuz demektir. Aslı şu olmalıdır; Bir ensturman mı çalacaksın o zaman onu çal herkes dinlesin, inşaat mühendisi mi olacaksın o zaman öyle bir bina yap ki hamile kadınların canı kireç çektiğinde duvarlarını yalamaya kıyamasınlar, şarkıcı mı olacaksın o zaman onu öyle bir söyle ki seni dinleyen kendisini jiletlemekle yetinmesin yanındakini de jiletlesin, yazı mı yazacaksın, o zaman yaz Ahmet Hakan bile okusun, iç geçirsin. Yaptığın işte en iyi olduktan sonra kendini beğenmek en meşru hak olur; kendini beğen, arkandan siktir çekilsin, Meyve ver taşlan düşen elmanın da yarısını ısır "benim yarım elmamı yiyin taam mı!" diye de atarın olsun. İnsanlar sırf sevmesi için mütevazilik göstermek sanal bir sevgi yaratır, insanın sevilmesi için yapması gereken ilk iş kendini sevmesi ve kendine güvenmesi olmalıdır.
Ben hayatımda tuttuğum hiçbir işi aslında yapamamış bir adamım. Şu yazıyı yazıyorum mesela her kelime bir öncekinin gayri meşru çocuğu. Cümleler piç haliyle. Bırak yazı dediğini Ahmet Hakan yazsın, sen becerebildiğine git dedim sürüce kez, mamafih piç cümleler kurmayı bırakmayı bile başaramadım. Her küfür ettiğim imkan ve şeraitten affımı dilerim. Aynı hayatı sürdüğüm hatta daha kötüsünde olup dünyaya parmak atan arkadaşlarım var benim, bu da mikro ölçekte onları "dahi" pek tabi beni "mal" yapar.
*Steve Jobs yaşarken kıymeti bilinen ender adamlardandı kendisine rahmet diliyorum, ancak mezarına neden herkes ısırdığı elmayı bırakıyor anlamış değilim, acaba yarım elmayla onu mu demek istedi?
*Mozart dedim ama ben Beethoven hayranıyım özellikle de 9. senfoniyi yazan ellerini, duymayan kulaklarını yiğerim ben onun!
*Babamı artık sadece özlemiyorum. Özlemek, onun için çalışmak kadar insanı hayırlı evlat yapmıyor.
*Bu satırlarla dörttür Ahmet Hakan lafzı kullandım. Okumadığını bildiğimden rahatça atıp tutuyorum bu da Ahmet Hakan'ın bu satırları okumamasının güzel yönü.
*Kocakulaklı bir maldan ayrıntılı nameler dinlediniz, saygılar.
Klavye Manyağı
Kabakulak Kocakulakoğlu
5
Kere Tükürdüler, Elhamdulillah...
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Malzemeden Geri Kalanlar
21. yy da faşistin yeniden tanımı yapılmalı,
apple,
babam yok benim,
mozart,
steve jops,
tavuk ve civcivin suçu ne,
yarım elma,
ömer seyfettin
1.8.11
İngiliz Şeysindense Osmanlının Şeysini Yeğlerim!
Çok sevdiğim bir arkadaşım evlendi bugün. Çok seviyorum kendisini. Mahmur bir ses tonu var konuşurken sempatikliğe bak dedirten ve devamlı sırıtan bir yüz. Hoş espiriler yapar güldürür en önemlisi biri feysbuka yazsa arkadaşlıktan sileceğin derece salak espirilere bile güler. Yani komik diye değil tabi, arkadaş da her boka gülen gerizekalı değil, Allah ona sırıtsın diye bir adet surat, arkadaşı diye çiğ espirilere gülecek gönül vermiş o da görevini yerine getiriyor icabında. Allahın insan diye yaratıp hayvana dönüşenlerindense bu çocuğun uğruna çiğ çiğ tuğla yenir. Tuğla da ne alakaysa,,..,,
Gelinimiz İngiliz ve hayır aşkları her Türk erkeği gibi yabancı uyruklu kadın görünce bir gece atlarım, iki kere yalarım, üç posta kayarım, hey maşallah ne mal var, üç postayı beş yapalım seksopaliteleriyle başlamadı. Bizimki süpersonik espiriler yaptı yerli ve yabancı dillerde güldürdü kızı, kızın en düşük espirilerine güldü, fikir sundu kız beğendi, kızın fikirlerini bizimki beğendi. Kız uğurda Türkiye topraklarında ev hanımlığını kabul etti, bizimki uğurda evlenmeyi dile getirdi, sevdi, sevildi, evlenildi.
Kızın babası 35 sene evveli İngiltereye göçmüş bir Türk. Anne doğma-büyüme İngiliz. Zaten aşk da 35 sene sülalesini görmeyen İngilterede yaşayan bir Türk' ün ailesini ziyaretiyle başlar. Çorum' un köyüne giden İngiliz ailesi ilk haftasını misket misket kakalarını inceledikleri, yünlerinin arasında ellerini dolaştırdıkları, kınalı kıçlı koyunlara hayret ederek, paso leblebi yiyip kendilerini kabız ederek, kendilerine bakıp bakıp sırıtan sırıtırken yamulan köy halkıyla el kol şakası yaparak geçirdikten sonra canları çok sıkılır Bodruma geçerler, otelde garson olarak çalışan bizim arkadaşla da yolları böylece kesişmiş olur İngiliz kızın.
Şimdi tabi bu tür evlilikeler kültürel miras sayılacak kadar değerli olmakla beraber tehlikelidir de. En başta kültürel farklılıklar iki taraflı hayretleri oluşturabilir ki kıvırmaya gerek yok, züke züke oluşturur. 50 tane arabanın arka arkaya kornalara abanıp giderken gelin arabasının önündeki arka kapısı açık panelvanda cıbız bir arkadaşın elinde kamerayla video çekmesi bir İngiliz için "kiliseye iki mum dikeydik iyiydi" taleplerinin nasıl basit kaldığını gösterir ve bu modern hayat için en düşük anlamıyla "hayal kırıklığı" dır.
Gelelim düğüne; diğer düğünlerde de olduğu gibi bu düğünde de en çok dikkatimi çeken iki unsur;
1- Gelin hopidik hopidik oynarken, ortalığa gülücük fırlatırken, damat mal mal bakıyor; Evet bakın gelin İngiliz diyorum başından beri vurguluyorum, ama bir misket havası bu kadar mı profosyonel oynanır. Şantör "al gızını vur duvara" diye çığırıyor kızın şeysine değil çekilen fotoğraflarda tanınmaz hale gelene kadar oynuyor. Damat; mal mal bakıyor. Bu kadar mı? Evet, arkadaşlarının ortaya alıp oynatmak istemesi ve her oynamaktan dolaylı yollarla kaçan şahsın ensturmanı; alkış tutması ve takı merasiminde herkese boğarca sarılışının dışında bu kadar.
Anneye sorulur tabi böyle şeyler anne sizin düğünde babam nasıldı diye o da söylüyor "ne bilim ben oynuyodum o mal mal bahıyodu, ben o gün vazgeçecektim zaten o gaynanam olacah oros....." /neyse gerisi aile içi mesele./ diye. Demekki var erkeklerde düğün günü gözle görülür bi mallık.
2- Damat en son evlenen arkadaşıyla birşeyler fısıldaşıyor; Bak erkek adamım yemin ediyorum bu sırrı çözmüş değilim. Evlenen kişi, bir önce evlenen arkadaşının kulağına fısıldıyor, o da onun kulağına fısıldıyor baya ciddi gecen 1-2 dakikalık fısıldaşmalar "ahuahuhaua" diye gülüşüp, birbirlerini ittirerek bitiyor. Bu erkeklerin kendi kendilerine ürettikleri enteresan bir oto-kontrol ve gizem. Kimse bilmiyor. Hani sapıklığa bağlasam ne sorcaklar lan işte "o işi" konuşuyorlar derim de erkek daha öncesinde konuşmamışsa orada "o işi" hiç konuşmaz. Sırf bu yüzden evlendirecekler o olacak.
Arkadaşımın evlenmesi hayrına gizemleri çok kurcalamıyorum. Onlar bugün balayına ilk tanıştıkları otele gittiler. 7 gün kalacaklardı orda ama gelinin baba sülalesinin yoğun taleplerine dayanamayarak balayılarının son 2 gününü Çorum' un köyünde yapılan bilmem kaçıncı leblebi yiyen ayıboğan şenliklerinde at tımarlayacak, köpek dövüşleri izleyecek, en hızlı keçi sütü emme yarışmalarına katılacaklar. İkisine de ömür boyu mutluluklar.
Gelinimiz İngiliz ve hayır aşkları her Türk erkeği gibi yabancı uyruklu kadın görünce bir gece atlarım, iki kere yalarım, üç posta kayarım, hey maşallah ne mal var, üç postayı beş yapalım seksopaliteleriyle başlamadı. Bizimki süpersonik espiriler yaptı yerli ve yabancı dillerde güldürdü kızı, kızın en düşük espirilerine güldü, fikir sundu kız beğendi, kızın fikirlerini bizimki beğendi. Kız uğurda Türkiye topraklarında ev hanımlığını kabul etti, bizimki uğurda evlenmeyi dile getirdi, sevdi, sevildi, evlenildi.
Kızın babası 35 sene evveli İngiltereye göçmüş bir Türk. Anne doğma-büyüme İngiliz. Zaten aşk da 35 sene sülalesini görmeyen İngilterede yaşayan bir Türk' ün ailesini ziyaretiyle başlar. Çorum' un köyüne giden İngiliz ailesi ilk haftasını misket misket kakalarını inceledikleri, yünlerinin arasında ellerini dolaştırdıkları, kınalı kıçlı koyunlara hayret ederek, paso leblebi yiyip kendilerini kabız ederek, kendilerine bakıp bakıp sırıtan sırıtırken yamulan köy halkıyla el kol şakası yaparak geçirdikten sonra canları çok sıkılır Bodruma geçerler, otelde garson olarak çalışan bizim arkadaşla da yolları böylece kesişmiş olur İngiliz kızın.
Şimdi tabi bu tür evlilikeler kültürel miras sayılacak kadar değerli olmakla beraber tehlikelidir de. En başta kültürel farklılıklar iki taraflı hayretleri oluşturabilir ki kıvırmaya gerek yok, züke züke oluşturur. 50 tane arabanın arka arkaya kornalara abanıp giderken gelin arabasının önündeki arka kapısı açık panelvanda cıbız bir arkadaşın elinde kamerayla video çekmesi bir İngiliz için "kiliseye iki mum dikeydik iyiydi" taleplerinin nasıl basit kaldığını gösterir ve bu modern hayat için en düşük anlamıyla "hayal kırıklığı" dır.
Gelelim düğüne; diğer düğünlerde de olduğu gibi bu düğünde de en çok dikkatimi çeken iki unsur;
1- Gelin hopidik hopidik oynarken, ortalığa gülücük fırlatırken, damat mal mal bakıyor; Evet bakın gelin İngiliz diyorum başından beri vurguluyorum, ama bir misket havası bu kadar mı profosyonel oynanır. Şantör "al gızını vur duvara" diye çığırıyor kızın şeysine değil çekilen fotoğraflarda tanınmaz hale gelene kadar oynuyor. Damat; mal mal bakıyor. Bu kadar mı? Evet, arkadaşlarının ortaya alıp oynatmak istemesi ve her oynamaktan dolaylı yollarla kaçan şahsın ensturmanı; alkış tutması ve takı merasiminde herkese boğarca sarılışının dışında bu kadar.
Anneye sorulur tabi böyle şeyler anne sizin düğünde babam nasıldı diye o da söylüyor "ne bilim ben oynuyodum o mal mal bahıyodu, ben o gün vazgeçecektim zaten o gaynanam olacah oros....." /neyse gerisi aile içi mesele./ diye. Demekki var erkeklerde düğün günü gözle görülür bi mallık.
2- Damat en son evlenen arkadaşıyla birşeyler fısıldaşıyor; Bak erkek adamım yemin ediyorum bu sırrı çözmüş değilim. Evlenen kişi, bir önce evlenen arkadaşının kulağına fısıldıyor, o da onun kulağına fısıldıyor baya ciddi gecen 1-2 dakikalık fısıldaşmalar "ahuahuhaua" diye gülüşüp, birbirlerini ittirerek bitiyor. Bu erkeklerin kendi kendilerine ürettikleri enteresan bir oto-kontrol ve gizem. Kimse bilmiyor. Hani sapıklığa bağlasam ne sorcaklar lan işte "o işi" konuşuyorlar derim de erkek daha öncesinde konuşmamışsa orada "o işi" hiç konuşmaz. Sırf bu yüzden evlendirecekler o olacak.
Arkadaşımın evlenmesi hayrına gizemleri çok kurcalamıyorum. Onlar bugün balayına ilk tanıştıkları otele gittiler. 7 gün kalacaklardı orda ama gelinin baba sülalesinin yoğun taleplerine dayanamayarak balayılarının son 2 gününü Çorum' un köyünde yapılan bilmem kaçıncı leblebi yiyen ayıboğan şenliklerinde at tımarlayacak, köpek dövüşleri izleyecek, en hızlı keçi sütü emme yarışmalarına katılacaklar. İkisine de ömür boyu mutluluklar.
Klavye Manyağı
Kabakulak Kocakulakoğlu
1 Kere Tükürdüler, Elhamdulillah...
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş






