14.12.09

Kıkırdağıma Kadar Titriyorum!


Yani her insan benim gibi mi başlar sabaha bilmem ama bu kadar peşpareliğe pes doğrusu. Saçlarımı hangi tarafa tarayayım sorunsallarına nanik çekerek uyanıyorum. Dişlerimin üstünde siyah lekeler. Uyurken ne yiyorum merak ediyorum. Aynaya bakasım gelmiyor. Tek tesellim kulaklarım.

1 saat sonra askeri birliğime teslim oluyorum. Her yerin kendine has bir kokusu var. Betimlemeye gerek yok. Gözlerimi bağlasalar anlarım bir dişçide olduğumu veya bir hastanede veya oldukça akademik bir derslikte. Ama tabi bunlar önce bir tecrübe gerektiriyor.

/İlk koku ilk duyuş, anlayış aralarındaki diyalektik/

Az önce saçlarımı 6 yaşından beri ilk kez 3 numara dediğimiz perçemi küllahı olmayan bir saç şekline çevirttirdim. Hani beni bu şekilde askere nasıl alırlar bilmiyorum ama. İnanıyorum ki eğer kabul edilirsem

/ki askere adam lazım bırakmak istiyorum hayalperestliği!/

çok severler beni. Kulağıma dırrrıııttttt yapmayan bir tane erbaş kalmaz. Herkes mutlu olur. Telefonumdan son mesajımı atmışım. Acayip ferah günlerin beklediğini kendime inandırmaya çalışıyorum. Bir yandan da geçen onca sene yanında bu askerliğin yemekten sonra kıymık durumu olduğuna inanıyorum. Zor veya kolay ama bitecek. Sülalemin hemen hemen tamamı askerliğimin süpersonik geçeceğine hiç zorluğunun olmadığını falan fişman anlatmaya çalışıyor.

/hala, teyze, yenge, serpil teyzeee sanki 7 sene askerlik yaptınız allaaaşkına yaa!/

Hayatı herşieye benzetebiliriz. Başı ve sonu olan herşeye. Geçici olan herşeye. Yani herşeye. İçinde bulunulan durum ve/veya olaya göre tanım değişir. O yüzden askerliğe binayen hayatı bir mermiye benzetiyorum şimdilik cilalandım, hazırlandım yerleştirilecem bisürü merminin olduğu bir şarşöre intizamlıca, bir önceki mermi arkadaşımın ateşlenmesinden hemen sonra g..tüme vurulacak tıpayı bekleyeceğim hayata doğru son sürat hareketlenmek için.

/dönüşüm muhteşem de olabilir diyor yani yazar kişi!/

İş namludan çıktığım anda başlayacak. Menzilimiz kadar ömürde delebildiğim kadar duvar delecem ama sonra elbette duracam.

Yazı duygusallığa gidiyormuş gibi bir yalpa yaptığından şimdilik yazıyı durdurayım diyorum.

Bir ay kadar yokum buralarda. Yemin ederim belki o zamanda kendime yediremem böyle yazıları artık silaha el bastık yemin ettik diyerek ama yazarım. Duramam. Tanıyorum kendimi. Kelimelerimi bırakmam.

Saygılar.

3.12.09

Bitişin Ucundaki Başlangıç!


O artık bir asker!

Artık zurnanın zırt dediği yerdeydim. Onca koşturduğum askerlik işlemlerinden sonra sevk kağıtlarımı

/halk arasında sülüs de denir!/

almak ve sınava girmek üzere komutanlıktan içeri girmiştim. Açık alanda tepecik kendini dağ zannedermiş ya o hesap kasıla kasıla girdiğim 5 erli sırada uzaktan bakıldığında dağların arasındaki kanyon gibi kalıyordum. Bizi oldukça komik bir kısa dönem çavuş karşıladı.

/diğer bütün karşılayan çavuşlar da komikti!/

Yavaş yavaş işlemlerin yapılacağı binaya doğru ilerlemeye koyulduk komik çavuşun süpersonik espirileriyle beraber. Derken küçük bir binaya girdik. İşlemlerin hangi sırayla gerçekleştiğini bilmediğimizden ne kadar süreceğini de kestiremiyorduk. Bina küçük ama faaliyeti büyüktü. Zira o ana kadar dışarda soğuktan donan g.tüm ve ben binanın gürül gürül yanan kaloriferlerine hayran kalmıştık. Sıra numaralarımızı vücudumuzun uygun bölümüne iliştirdikten sonra başka bir binaya doğru yola çıktık. Ben bu sıra işinin bu kadar hızlı bir şekilde yapıldığını tecrübe edince ortamda en fazla 15 dakikalık işimiz kaldı gibi bir rehavete kapıldım.

/denyoluk işte!/

Yeni girdiğimiz binanın manzarası ise gerçekleri suratımıza bir kazın tavuğu tokatlaması gibi yüzümüze vurmuştu; Biz sıranın, sırasının, sırasının, sırasının, sırasıydık.

/askerim efendiyim diye böyle diyorum yoksa anasının .mındayız işte!/

50 kişilik gruplar halinde 300 kişinin sırada beklediğini görünce uykum kaçtı, kendimden nefret ettim, iğrendim, kustum, geğirdim, ossurdum çok pis bir adam oldum hasılı. O an anladım buradaki bütün askerlerin neden bu kadar komik olduğunu. Bu bir isyan tedbiriydi.

2.5 saatlik ayakta ziyan olma sonrası komutana belgelerimi uzattım;

+ Evraklarını karşı odaya götür!
- Tamam hocam.
+ Hocam? Komutanım diyeceksin!
- Tamam komutanım!
+ Tamam? Emredersiniz diyeceksin ulan!
- Emredersiniz komutanım!

Evet bu sadece birinci aşama, birinci bekleyiş. Oradakilerin burası kesin son dediği duraklardan sadece biri. Bu kadar beklemicez dimi yakarışlarının başlangıcı. Arada kopyala yapıştır anlarından oluşan 6 aşamayı atlıyor son aşamaya geçiyorum. Sınav ve mülakat aşaması.

Elimizde optik formlar sınav için bir önceki grubun sınavı bitirmesini bekliyoruz. Sınavda nasıl sorular sorulduğu oldum olası hep merakımı kurcalamıştır. O yüzden çok tuhaf bir heyecan var içimde. Komik çavuşlardan birinin sinirli sinirli yaklaştığını gördük derken;

Komik Çavuş: Kusura bakmayın arkadaşlar! İçerde angutun, kolpanın biri soru çözecem diye tutturunca sizi bekletmek zorunda kaldık.

Bizim Grup: Vay göt! vay şerefsiz! Vay hurma! Vay kofti poşet! Gomutanımm bırakın .mına koyalım onunn! anasının, baldırının, bıldırcınının.....

Tabi ben bu tepkileri duyunca anladım ki sınav kitapçığının açılması sonraki gruba sülalenin teslimiyeti anlamına geliyor. Başladım optik formu doldurmaya

/50 kişilik grubumuzun tamamında olduğu gibi!/

Çavuş attığı oltanın tuttuğunu görünce o içinde oynaşan gözlerini dikti üstümüze; "Bitirenler mülakata gidebilir!" diyerekten biz daha soru kitapçığı görmemiş acemi askerlerin elinden aldı kağıtları gitti.

/sağol sağol sağol!/

Başka bir çavuş şu özelliklerden birini taşıyan elini kaldırsın dedi başladı saymaya;

* balık adam sertifikası olan
* bilmem ne mühendisi olan
* sağlıkçı olan
* bedenci olan
* müzisyen olan
* avukat, hakim, savcı, yargıcı, saldıraycı, danıştaycı olan
* kardeşi, anası, babası, bacısı filanı askerde olan

Bu mu? bu kadar mı? nerde peki;

Fırlama olan, babasının adı ziyettin olan, blog yazarı olan, google da aratıldığında bulunan?!

Yok. Elimi nereme sokim peki şimdi ayıptır sorması?

Sevk kağıtlarımızın

/sülüs demiştik bunlara hatırlıyorsunuz!/

alınmasıyla sonuçlanan mülakat sonrası. Komutanlardan biri artık asker olduğumuzu, ona göre hayatımızın geri kalanını coşarak, hoplayarak, sevişerek geçirmemiz gerektiğini söyleyen bir konuşma yaptı ve çıktık.

Sabah güneşiyle başlayan süreç güneşe veda edemeden sona ermişti. Ama askerdik artık. Ellerimizde sülüslerimiz ve memleket izin kağıtlarımız. İzinli askerlerdik artık.

/şanlı TSK işini garantiye alıyor bu izinli askerlik olayı ile!/

Sevinç çığlıkları atmamızı kimse beklemiyordu elbette. Ama heycanlanmıştım yalan yok. Askerlik anılarımı ara ara dijital platformda yayınlayacağım. Şanlı TSK tabiki bu yazıların sahibini bulduğunda öttürecektir.

/2 hafta yazmazsam polisi arayın!/

Yakalanmamak ve öttürülmemek dileği ile. Esen kalın şimdilik

"Çayda dem, askerde kıdem yavrım!"

2.12.09

Bilimsel Yüzük Parmağı ve Mahalle Baskısı!

Geçenlerde gördüğüm bir haber yüzük parmağının işaret parmağından uzun olanların hızlı araba kullandıklarından bahsediyordu. Okur okumaz hemen yüzük parmağımla, işaret parmağım arasındaki oranlamaya dikkat kesildim.

/burada herkes bi kontrol etsin bakalım!/

Gerçekten yüzük parmağım daha uzundu.

/Ev ahalisinden seçtiğim yeminli jüri ekibi de bu oranlamayı doğruladı ayrıca!/

Ama benim yine de ikna olamadığım bir nokta vardı ki bu nokta ilk kez şehir içinde araba deneyimimden kaynaklanıyordu.

Bayram ziyareti için teyzemlerle evden eve fink attığımız günlerden bayramın ikinci günü, kanbağımızın bile tanımadığı bir akrabaya ziyaret için yine arabaya yöneldiğimiz bir anda gelişti herşey. Kuzen ekstrem bir hareketle araba anahtarını bana verip donuk bakışlarıma, kaş hareketleriyle arabayı gösteriyordu. Doğru, ehliyetimi almıştım ama nasıl aldığım belliydi.

/şu şekilde!/

Şöför mahaline oturduğum an buz kestim. Daha önce sürdüğüm hiçbir arabada

/topu topu 3 araç!/

bu kadar kalabalık bir kitleyle karşılaşmamıştım. Kitle şunlardan oluşuyordu; Annem, kardeşim, kuzen, teyzem, yengem, yengemin iki çocuğu.

/yani böyle bir kitle ilkti ve bence sondu!/

Kitlenin belirgin özellikleri ise;

Annem; Aracın "ay! ay! ay! ay!" cısı.

Kardeşim; "ya bu yolda yürüyemiyo arabayı nasıl sürecek hahaha" cısı.

Kuzen; "Ulaağğğnn gazaaa basss!", "Ulaaağğnn araba geri gidiyo frene bassana!", "ayağına zı.çam ayağınaa!" cısı.

Teyzem; "bismillah, bismillah, bismillah, yasin, vel kuranil hakim" cisi.

/teyzecim leküm diniküm veliyed din diyorum sana!/

Yengem; "vurduk mu? vuduk mu?" cusu.

Yengemin Çocukları; "Kulaklarııı kızardııı hahhhaaahaa!" cıları!!!

/sanki ben anlamıyorum! vitaminsizlere bak!/

Sizi temin ederim bu kitle sadece benim hüsranımı izlemek için o araçta. Yani desem ki yarın marsa ayak bascam hiçbiri izlemez. "Amaaan o kadar uçan şeyi bize de versen biz de gideriz!" bile derler. Ama olay kıytırık bir olay ve kitle inanılmaz bir şekilde benle alay etmeye bilevlenmiş.

/yada ben bi araba yüzünden inanılmaz bir şekilde psikolojiyi bozdum!/

Kitlenin yanında en büyük engelimi oluşturan atlatmaların ben bu kadar zorlu bir engel olduğunu bilmezdim. Her atlatma yeniden arabayı çalıştırmayı gerektiriyor ve bu da araba içindeki paniği arttırıyordu. Ancak ben yine de paniği anlayamıyordum. Hele yengem "takla atacaaazz!" diye bağırdığında kendimi bile bağırır buldum. Hız kadranına baktığımda kadran resmen benle dalga geçiyordu.

/saatte 20km hızla nasıl takla atıyorsun lan denyo!/

Ben hızdan uçuyoruz sanmıştım. Yüzük parmağım işaret parmağımdan uzundu. Ama saatte 20km hız! Bu bardağı taşıran son damlaydı. Ancak bardak ben değil kuzendi. Ayağıma, fren pedalına, vites koluna son olarak da panikten bir türlü çekemediğim el frenine küfrede küfrede şöför mahaline geçti.

Kuzenin şöför mahaline geçmesiyle arabadaki bütün sesler bir anda kesildi. Ulan ben besleme miyim? Ulan ben üvey miyim? Ulan ben kimim? Kim?

Yol boyunca kimseyle konuşmadım. Arabadan inişte öpüşür barışırız diye bakanlara kulağımı bile muhatap etmedim.

/ki o saygın bir kulak!/

Sahte sırıtış altındaki bütün duygular çıkmıştı meydana. İnsanları tanıyordum artık. Dostumu düşmanımı biliyordum. Yeni bir aile lazım bana. Yeni bir sülale. Yeni bir mahalle. Yeni bir şehir.

/yada çok abartıyorum, hatta b.kunu çıkarıyorum!/

Sonuç olarak araç kullanmayla ilgili hemen hemen bütün hevesim bitmiş durumda. Saygınlığımı ve güvenimi kaybettim. Sosyete camiasına rezil old.....!

/bence yine b.kunu çıkarıyorum! Saygılar...!/

27.11.09

Zorunlu Kurban Bayramı Mesajansı!

"Zilhicce ayının 10. günü mülsüman ehlinin Allah rızası için ettiği büyük baş ve küçük baş hayvan kurban ettiği bayram; Kurban Bayramı"

Çok gergin bir şekilde kendimi kurban bayramı mesajı yazmak gibi bir zounlulukta hissediyorum. Ancak be benim kurban bayramından hiç haz almamı sağlayacak kokulu anılarım var.

Benim kurban bayramı ile ilk münasebetim kuzenimle başlamıştı. Aldığımız aynı kıyafet ona daha çok yakışınca sinir, stres, boş beleş anlamsız ağlamaklı hareketler savuruyordum etrafıma. Ama seviyordum kuzenimi onunla gezmek, koşuşturmak, kızlara laf atmak o günlerde çok eğlenceliydi.

/şimdi eşşek kadar oldu hala kızlara laf atıyor!/

Kurban bayramının esas oğlanlarını görmek üzere şehir meydanına doğru yola çıkmıştık. Şehir meydanına yaklaştığınızı kokudan zaten hemen anlıyorsunuz. Daha yeni dökülmüş asfaltın, ilk bölümlerinde küçük baş hayvanların yuvarlak yuvarlak dışkıları karşılıyor sizi, bu şirin manzara giderek büyük baş hayvanların dışkılarıyla oluşturulmuş harika sanat eserlerine bırakıyor.

/eserlerin kurumuş şeklini şöyle göstereyim!/

Kuzenimi ayartmak konusunda üstüme yoktu. Kafasına milyar adet cinlik sokup kafasını karıştırdıktan sonra gerçek hedefimi

/üstü yeni kurumuş tezek tepelerinin üstünde fatih erkoç taklidi yapmak!/

icraata dökmeye başlamıştım. Tezek tepesinin içinin yaş olduğunu daha çıkarken kenarlardan sızan su bazlı inek b.klarından anlamıştım. Ama macera maceraydı ve geri dönmek yoktu.

/salak kafamız dönmedik!/

Derken artık tepedeydik ve derken her yer karanlıktı...

Tepesi daha kurumamış yığın bizi içine çekmişti. Beni çıkardıklarında kuzeni gördüm kyafetlerimiz aynı renkti artık. Ters bi şekilde boka nasıl battığını merak ediyordum, bir ayağı görünüyordu. İkimizde sağ salim çıkarıldıktan ve annelerden yediğimiz tonla dayaktan sonra kurban bayramlarına bakış açımız birden değişmişti.

Evet artık kurban bayramlarını sevmiyordum. Ama nedenini de akıcı bir şekilde açıklayamıyordum. Bahaneler üretiyorudum ama hepsinin sonu ota, boka, kokuya gidiyordu.

Tamamı bir yana tüm müslüman ahalisinin Kurban Bayramını kutlar hayırlara vesile olmasını dilerim.

22.11.09

İngilizcemin Bahar Havasını Kışa Çevirdin Sınav!


Hayatımda tanıdığım Türkçeyi en iyi kullanan kişi babam. Yazıda da konuşmada da enteresan bir titizliği var. Anneme göre aynı titilziği temizliğine gösterse dünyanın en temiz insanı bile olabilir.

/fiziksel olarak temizlik yani!/

Enteresan bir bakış açısına sahip bir adam babam. Devletini, hükümetlerin bile sevmediği kadar çok seviyor. ne şovenistliğe kaçıyor ne ümmetçiliğe, ne ulusalcı oluyor ne liberal. değişik bir adm değişik bir tür. Neyse Türkçe kullanımı diyordum. Sosyal iletişim aracının paşası msn de geçen küçük bir konuşmamızla şöyle örneklendireyim;

Baba : Oğlum, merhaba nasılsın? Okul işleri nasıl gidiyor? Vizeleriniz başladı mı?

Kulak : iii baba ya nolsun yua hocalar filan işte vizlerdede zıplıyoruz yerimizde işte puhahah..

Baba : Oğlum! Hayvanoğlu havyan! Neden böyle baştan savma yazıyorsun? Neden dikkat etmiyorsun?

Kulak : ok baba daa dikkatli olcam sonrakine söz

Baba : Eşekoğlu eşek!

tabi böyle babalar internetin arka planı güvencesiyle arada şaka da yapıyor misal;

Baba : Merhaba Kulak' ım ben annen. Nasılsın?

Hadi ordan ya. Annem o kadar imla kuralının dilimizde olduğunu bile bilmiyor. İlahi baba güldürdün beni.

Babam bu denli Türkçeye önem verirken, ben paso ingilizce çalışıyorum gelecekte hiçbir bok işime yaramasa o yarar diyerek. Tabi babam inanılmaz sinirleniyor, "Ha! Yani Türkçe' nin bokunu yedin kaldı İngilizce öyle mi oğlum?!" titizlik ve kibarlığıyla. Ama tabi biz milenyum gençleri olarak,

/yani her boka el atan ama hiçbir bok olamayan!/

çükümüzün dikine gitmeyi çok seviyoruz.

/bayan okurları tenzih ederim!/

Aylarca çalıştığımız KPDS' nin meyvelerini almak üzere sınav olacağımız ağaca gittik bugün abimle. Sorular çok bomba kazık tabi. Ben daha sınav başlamadan kendimi hazırlamıştım kazık soruyla karşılaşırsam atıp geçecem diye. Sınav 1 saat önce bitince sınavın baya kazık olduğu çıktı meydana. Sınavdan çıktım abimin sınav olduğu sınıfa şöyle bir göz attım ki abim, cevap kağıdıyla soru kitapçığı arasında süzücü hızda geçişler yapıyor. Mevzuyu hemen anladım tabi, abim sınavı yetiştirememiş.

Hayırlısı diyip kadersel bir yönelişten sonra sınav herkes için bitti. Abim çıktığında suratındaki sinirsel mimikler tezimde ne denli haklı olduğumu gösteriyordu. Hani baştan korkar gibi oldum da sonradan soruverdim, Abi sınav nasıldı diye. "Yürü yetişmedi!" deyince yüreğime su serpildi.

/ne bencil adamım onu da görün bak!/

Sınav berbattı. Babam haklı ben ki 45 Türkçe sorusundan 25 neti zor çıkarmış bir öss genci. Neyime benim ingilizce sınavı. Ha çok biliyorsan bulursun sokakta elinde "loonly planet" kitabıyla iki turist. Aşağıdaki kalıpları kullanırsın. Etrafında da havanı atarsın. Öyle sınava girip kendini cümle aleme "ulan hani bu kabakulak ingilizce biliyordu!" diye rezil etmezsin.

Bunlarda yukarıda, aşağıda dediğim ingilizce temel kalıplar;

-hello hav ar yu?
-wer ar yu from
-so farrr
-way kam to hiyır
-oh griiiyyyt
-evriting is gud?
-veri vell, nays tu mit yu. si yu.

İdda ediyorum bu kalıpları sırasıyla kullanın tam bir iletişime geçmiş sayılacaksınız. Bütün turistlerde işe yarıyor. Sınavlardan uzak durun. Havanız olsun yeter..

21.11.09

Canavarlar Bile Ehliyet Sahibi Benim Neyim Eksik!

Bugün direksiyon sınavım öncesi test sürüşüne gittim. Direksiyon sınavı toplamda 3 dakika süren bir süreç.

/buna emniyet kemeri, kontak, koltuk, ayna dahil!/

Test sürüşümde hayatımda üçüncü kez direksiyon başına oturmanın heyecanını yaşadım. Her heyecan öncesinde olduğu gibi inanılmaz çişim geldi. Hadi toplasan 20 dk sürer çişimide tutarım diye tam içimden geçirmiştim ki, 2. dönüşümde sayın hocam test sürüşümün bittiğini söyledi. Toplam sürüş rotamı şuradan görebilirsiniz. Benim o ana kadar ki en büyük başarılarım;

1- Kontağı çevirip arabayı çalıştırmak.
2- Vites atmak.
3- El frenini indirmek.
4- Gaza hafif dokunmak ve debriyajdan ayağı hafifçe kaldırmak suretiyle aracı hareket haline geçirmek.
5- Direksiyonu çevirmek.
6- Frene basmak.
7- Çişimi tutmak.

2 dakika test sürüşü, 3 dakika sınav, toplamda 5 dakikada alınan ehliyet. Ha elbette direksiyonun başına oturmak için inanılmaz değişik türde ehliyet sınavını başarıyla geçmek gerekiyor. İşin içinde emek elbette var. Kendimi karganın havada gelişi güzel z.çtığı bir b.k olarak elbette görmüyorum. O direksiyonu hakettim. Evet! Ha sınavı çok küçümsemiştim kabul ediyorum, ilk yardımdan;

Aşağıdakilerden şok geçiren trafik sürücüsüne yapılabilecek ilk yardım uygulamasıdır?

A) Kafasına vurup çalışmasını sağlamak
B) Ayağını alçıya almak
C) Dudaklarına merhem sürmek
D) Kendisine gelene kadar salak fıkralar anlatmak

gibi bir soru gördüğümde şaşırmayacaktım.

/Görmedim daha çok şaşırdım bile diyebilirim!/

Çok iplemediğim sınav beklediğimden zor geçmişti. Ama başarmıştım. O direksiyona oturmayı hak etmiştim. Daha önce "need for speed"te yakaladığım dereceleri söylesem zaten sınava bile girmeden alırım ehliyetimi de sevmem ben orda burda inanılmaz derecelerimi paylaşmayı. Yine de hayatında 3 kere toplamda 15 dakika "gerçek araba" kullanan birisine de 2 dakikalık test sürüşü sonrası 3 dakikalık sınavla ehliyet verilmesini tam çözemedim. Hani ömür boyu yanımda biri oturacak da, karşıdan gelen tırın altına tam giderken direksiyona hakim olacak diye düşünüldüyse baştan b.ku yedik.

/biz= tır şöförü, ben, benim muhtemel sahip olacağım araba!/

Yani demek ki diyorum kendi kendime; bu trafik canavarlığı öyle küçükken izlediğimiz yaratığa dönüşen adam gibi değilmiş, 5 dakikada ehliyetini eline almış biz saftirik insanoğluymuşuz. Öyle sırf hayvanlık olsun diye milleti canavara çevirmenin alemi yokmuş. Sonra çıkıp sorar sonra birisi canavara ehliyeti kim verdi diye, sümük gibi yapışırız duvara.

neyse..

Önümüzdeki salı gününe kadar ehliyetim elimde olacak. Benim için şu anda araba sürmek, Need for speed, Midtown Madness gibi oyunlarda yaptığım süper ötesi hareketleri karayolunda denemektir. Diğer sürücü arkadaşlara hayatlarında benle aynı şeritte karşılaşmamalarını diliyorum. Yine de askerlik öncesi ehliyetim olacağı için çok mutluyum. Pişman değilim. Bidaha olsa bidaha alırım anasını satim.

Böyle Olsun İstemezdim Bay Cenaryo!

Dün işteyken, fotoğraf makininelerinin, diz üstü bilgisayarlarının üstündeki tozları kanatlandırırken birden aklıma şöyle bir soru geldi;

"Ben burda ne yapıyorum?!"

Anlaşılacağı üzere yine obsürtük agresif modum bir kenarımdan yakalamış, beni, karamsarlık çukuruna pervazsızca sallayıvermişti.

/ki o çukur benim evim!/

Tamam büyüklerin "okuyun da adam olun!" nasihatlerini dinlemişim. Okumuşum ama vaadedilen adam olma fiili neden olmamış? Sorunun üzerinde düşünceye daldıktan bir kaç dakika sonra kendimi kendime sayarken buluyorum. "mal. malsın arkadaş. yaşıtların çocuk yaptı sen onlarla çalışıyon hatta onlardan iş öğreniyon. sen daha askerliğini yapmamışsın rezil!" dediğim anda aklımda çok önemli bir detayın belirdiğini farkediyor, seviniyorum.

/zira benim aklımda çok nadiren önemli detaylar belirir!/

Evet askerliğimi yapmamıştım ve ne zaman yapacağım sorusu da tam muallakta oturmuş ne b.k yediğime bakıyordu. O halde yapılacak şey bariz belliydi. Askere gidilecekti. Benim çoktur böyle "çarşı iti ev beklemez" hallerim. Ayaküstü bişe s.çtım daha kurumadan kendimi Münip Bey' in önünde buldum ben işten çıkıyorum diye. "Ben atsaydım!" diyecek oldu, "Yok yok ben istifa ediyorum, uzatma keline keline vuracam ha!" dedim kibarlıkla karşıladı. Hayattan beklentiklerimi sordu, mal mal yüzüne baktım. Anladı zaten durumu. Öptüm kelinin en kırmızı tarafından, arkadaşlarla vedalaştım çıktım.

Askerlik şubesine girdim, asker olmak istediğimi, yıldırım hızında işlemlerimin yapılmasını arzettim. Pazartesiye gün verdiler. Askerlik şubesinde böyle bir randevulaşma elbette ilk izlenim olarak şaşırttı. Açıkçası ben daha o dakka bi komutanın yanında şnav çekmeye hazır etmiştim kendimi. Randevuyu da kapmanın güzelliğiyle "Oya, Bora" ikilisini andıran sempatik sivil memur tiplerine teşekkür ettim kolay gelsin deyip tam popomu döndüm

/ortamdan ayrılma niyetiyle!/

Sempatik dedik ya bu sivil hedelere. İlla şaka yapacaklar, şirinlik filan. "demek randevu vermesek kolay gelsin dmeyecektin öyle mi?" tam olarak nereye gittiği belli olmayan, sokağa salınmış cücük gibi nereye gideceğini bilmeyen bir laf attı. Bende; "yok kolay gelsin derdim ama teşekkür etmezdim şimdi Allah için!" dedim gitti.

Pazartesiye kadar askerliğini icra etmiş hemen hemen bütün arkadaşlarımdan tecrübelerini istiyeceğim. Kuvvetle muhtemel aralık ayında asker olmanın pıtırcık heyecanıyla yazılmış bir yazısıdır bu. O yüzden bazı harfler eksik olabilir.

/Kusura bakmayacaksınız artık!/

19.11.09

Kamçı Gibi Borç Girince Yiğit Oldum!

Sabah annem tarafından uyandırıldığımda kendimi 23.700TL borçlu olarak buldum. Oysa ki daha bir gece önce, hayallerimi, hedeflerimi intizamlı bir şekilde düzenlemiş, borcum olmadığı için ne kadar şanslı olduğumu düşünmüş öyle uyumuştum. Bir gece önce neler yaşamıştım önce onu hatırlamalıydım. Yine çok içip kredi kartının limitini kendi param sandığım bir dönem mi yaşamıştım? Mümkün değil çünkü içkiyi bırakalı 20 sene olmuş, kredi kartım hiç olmamıştı. Peki bu 23.700TL?

Annem genelde sabahları halsiz bir ruhiyet-i halvet içerisinde güne başlar. Hele bir telefonla uyandırılmak kendisince bir işgence, eziyet, bir çeşit "hiç kimse beni sevmiyor" psikolojisi. Borç tek kalem değildi. Ancak profosyonel bir muhasebe bilgisi de gerektirmiyordu. ilk telefon bir avukattan.

/yazar burda bir telefon görüşmesinden değil bir çok telefon görüşmesinden bahsedeceğini ima ediyor!/

Annem sabah sabah küfredecek gücü bulamadığını düşünerek konuşmanın tam küfürlük kısmında beni uyandırma gereği görmüş. Telefonun diğer ucundaki avukat bizim ona olan 3.000 TL lik bir borçtan ve ödemediğimiz için terbiyesiz, kırıcı, ezici, üç kağıtçı olduğumuzu anlatıyordu. Benim gibi bir adamsanız ve sabahın ilk saatlerinde böyle bir telefon alıyorsanız hiçbir hakarete kulak asmayıp, gerçekten önemli biri olduğunuzu hissediyorsunuz. Çünkü hayatım boyunca 40TL yi geçen bir borcum olmamıştı ve bu beni aslında çok da sallanacak birisi olmadığıma dair tahrik ediyordu. Önemli biri olduğum düşüncesi beni bir anda şımartmış, adama bir tek teşekkür etmediğim kalmıştı. Peki bu borç ne borcuydu? Borcu açıklamasını istediğimde avukat, "işinize gelmediğinde anlamazsınız!" gibisinden bir cümle kurdu.

/afyon patlamamış olduğundan hatırlanamadı tam olarak!/

Bende ona bir cümle kurdum.

/ama burada yazamayacağım!/

Cümlemi çok net bir şekilde anlayan avukat hemen açıklamayı yapıverdi;

Bizim devletle olan bir alışverişimiz vardı zamanın teeeee zamanında bizde dilekçe verdik şuna bi bakın sanki bir yanlışlık var, olurlarınıza arzederiz diyerek. Devlet baba da olayı inanılmaz önemli gördüğünden hemen kendi kendine bi dava açmış; "ne b.k yiyoruz lan biz!" davası. Bizim yerimize avukat neyim tutmuş, davayı kazanmışız paramızı almışız. Biz sorunun çözümüne A4 kağıdına gelişi güzel yazılmış bir dilekçenin hikmeti olarak bakıyorduk. Dava olaylarından haberimiz yok.

/-ki neden olsun? nasıl olsun?/

Avukat davayı kazanınca "eee bizim para nolcak!" diye o da bir dilekçe vermiş, devlet baba da muhatap olarak avukat amcaya benim soy kütüğümü vermiş. Avukat amcada, benim bilgimin olmadığından biligisi olmayarak "paramı niye ödemiyorsun laağğn!" telefonu açmış evime. Durumlar izah olundu, anlaşıldı, öpüşüldü, barışıldı, hallolundu.

Yatağa tekrar yatış pozisonumu aldım hadi neyse hallederiz diyerek ama o sabah tüm kankalar anlaşmış bir kere, annem yeniden kapının önünde belirdi, banka arıyordu. Banka 11.200TL borcumu ne zaman yatıracağımı soruyor, ben telefonun önünde kuyruğuna basılmış rakun sesi çıkarıyordum.

/ziiiyuuuuvvvppp! ziiiyuuuuvvvppp!/

Telefonunu bırakıp kaçasım geliyor ama bir yandan da aile fertlerinin ağzı açık beni izlediğini görünce bu kaçışı başaramıyordum. Yine konunun özetle anlatılmasını istedim. Şu özet;

"Senin senedin bize ciro edildi. Ödeme de namını görelim!"

Ne senedi yua! Manyak mısınız! diye çıkışıyorum, karşıdaki; sen kabakulak değil misin diyor, zort oluyorum. Hadi diyorum şu feysbuktandır. Ama onu da kullanmıyorum. Wordpressi öğrenene kadar neler çekmişim ne feysbuku! Teyzecim kim ciro etmiş diyorum. Dediğim anda zurnanın "zırt" sesini duyuyorum. Ev aldığımız inşaat firması! "hemen dönüyorum!" diye kapatıp inşaat firmasını arıyorum. O mekanın en godoşuyla konuşmak istediğimi belirtiyor, akabinde en godoşu telefonun karşı ucunda buluyorum. Godoşum ne iş diyorum. El Cavaben; Benim daha önce

/4 ay öncesi!/

verdiğim çekin karşılıksız çıktığını söylüyor. Çek bana başka bir inşaat firması tarafından verilmişti. Hemen ona da dönüyorum diye fantezik bir cevap veriyor, diğer inşaat şirketini arıyorum. Karşıdan bir telesekreter;

"aradığınız inşaat firması b.ku yemiştir. Alacağınız var ise ve hala yapmadıysanız üstüne bir bardak su içiniz; for ingiliş press zero!" diye dilimi damağımı birbirine yapıştırıyor. Sabah sabah uykumun bu denli açılacağına ihtimal vermezdim doğrusu.

Tekrar godoşumu arıyorum. "Godoşum durum buymuş ama godoşluğunda bu kadarı ultra godoşluktur. 1. günden insana haber vermeden özelimizi neden bankayla paylaşıyorsun!" diyorum, godoşum, "ticaret" diyor! Telefonla konuştuğum sırada da kapı çalıyor, postacı bir zarf bırakıp gidiyor.

Bankayı arayıp durumu en baştan anlatıyorum; "bak teyze sıcak bir yaz günü, Batman' ın bilmem ne kasabasında doğdum.." filan. Banka durumun tamamını dinliyor ama pek eyvallah demeden telefonu kapatıyor.

Ben, ulan şimdi ne b.k yiyecem psikosuna tam giriyordum ki aklıma postacının getirdiği zarf geliyor. Daha zarfı açmadan başlığını görünce olayı anlıyorum zaten. Başlık şu; "Kredili Yurtlar Kurumu!" Yani devlet o kadar yedin şimdi biraz da öde diyordu. Sırf borcumun merakından zarfı açtım; düz hesap 9.500 borcun var, "öde de nasıl ödersen öde, ha çok delikanlıysan ödeme ama biz daha delikanlıyız!" der gibi mektup, altında borç kağıdı yapmış amcalar.

Hayata bir sabah verdiğim bir selam sonrası açıkçası bu kadar borçlanacağım aklıma gelmezdi. İşte de tam kafama göre takılırım düşüncesi öncesi, bi halt yiyemezsin, akıllı ol duşu olmuştu.

/ve hala öyle...!/

23.700TL borcu öderim. Ama bu borcu ödedikten sora bu kadar acımasız insan içinde aynı merhametim kalır mı? onu bilemem!

16.11.09

Ham Yapmaya Hazır Abazancanlar!

Okuldan tanışık olduğumuz, yeni atanmış öğretmen bir arkadaşı ziyaret için yakın bir şehrimizin uzak bir ilçesine doğru yola çıkıyorum. Esasen arkadaşımız ilçeye bağlı bir köyde ingilizce öğretmeye çalışıyor.

/çalışıyor çünkü çocuklar akıcı bir şekilde Türkçe konuşamıyor!/

Boş zamanlarında çocuklara Türkçe öğreterek hem kendi işini kolaylaştırma, hemde can sıkıntısını giderme gibi bir çözüm bulmuş. Her sözleşmeli öğretmen gibi o da, bir sonraki atamalarda buralardan gidebileceğini düşünüyor. Ancak kendisini 3 yıllık bu köy hayatına daha fazla alışmış olarak buluyor, dönüşünün "kentten köye" tarafından daha zor olacağını düşünüyorum.

Aslında köyle ilgili en büyük sıkıntı da büyük şehire alışmışlık. Yoksa hemen hepimiz realitesini bilmeden "gezelim görelim" programında gördüğümüz inanılmaz yeşillik, ortasından nehir geçen, insanların ultra temiz yüzleriyle karşılaştığımız köylerde "heidi" yaşamı istemişizdir. Bu kof istekler belki "bir gün emekli olunca" gibi daha fazla fantezi içerebilir ancak çok büyük bir yüzdelik için hiç yaşanmamış bir tecrübedir.

Arkadaşımı üniversiteden tanıyorum demiştim. Kendisi üniveritemizin en çapkınları arasında, en çapkınının kız arkadaşını da ayartmak suretiyle liderlik koltuğuna oturmuştur. Bu kuzu, keçi, inek, eşek dolu hayat en başta hiç sarmamıştı. Bana ilk itirafı, köydeki erkeklerin %85 inin ilk cinsel tecrübesini eşeklerle yaşadığı ve aslında bu tecrübeyi kendisinin de merak ettiğiydi.

/ki merak neden başa bela burdan anlaşılsın!/

Konumuz yeni gelen öğretmenlerden açılıverdi. Yeni gelen öğretmenlerin birinin bayan olduğunu ve biraz marjinal bir tip olduğundan bahsediyordu. Kafamdaki marjinal tiplere hemen bakıyor birine benzetmeye çalışıyordum.

/Hande Ateizi, Helin Avşar, Aysun Kayacı Arto, VJ Bülent...vs!/

Kızın köyde yaşadığı problemlere değiniyordu. Bende kafa sallayıp duruyordum.

Arkadaşımızdan ilçede konakladığını, birkaç dakika sonra da köy arabasıyla ilçeye hareket edeceğini öğreniyorum. Arkadaşımı eşekleriyle başbaşa brakarak müsade istedim. Köy çevrenin en büyük köyüydü. O nedenle Köy arabası denince aklınıza hemen "çiçek abbas" minibüsü gelmesin. Gerçekten binilebilir, özel tezek kokusu giderici, gideremese bile azaltıcı bir sürkilasyon sistemine sahip araç.

Derken kız yavaştan geliyor. Ben şaşırıyorum. Zira gerçekten arkadaşımızın söylediği kadar hatta çok daha fazla marjinal bir kız. Enteresan makyaj ve saç rengi, göbekten iki parmak yırtık bir penye, konvers sıçan modeli ayakkabılar, fileli çoraplar ve diz kapağının 4 parmak yukarısını gösteren, önden derin yırtmaçlı modern ötesi etek, köy ahalisinin fistanlı demode düşlerinde fantezi devrimi yapıyor.

Arabada onun olduğu bölgede inanılmaz bir yoğunluk var. Hani kız Allahtan elinde cep telefonu, mesaj yazarken tüm bu ilgi alakaya nötr halde duruyor. Kızın havaya vereceği tek bir pozitif elektronu paramparça etmeye hazır bir otobüs dolusu erkek var. Akıllarda ilk deneyim, ilk gözağrısı karakaçanlar da olsa, böyle birşeye otobüste kim hayır diyecekti ki? Kıza en yakın olanlar zaten hemen farkedilebiliyordu. Kızın herhangi bir uzvuna kolu çarpan köylülerin gözlerinde 45 derecelik bir kayma, ağızda aynı açı derecesinde bir açılma meydana geliyordu. Benim hayret ettiğim kızda hiçbir rahatsızlık belirtisi yok. İçimden Aysun Kayacı da olsa rahatsız olmazdı demekki diye geçiyor. Derken birden kız mesaj yazan eliyle şöyle arkadaki kalabalığı biraz dağıtmak ister gibi hareket ediyor. Anlaşılıyor ki kız o ana kadar topluluğun "hadi kızı ayaküstü paramparça ettik birazda doğaya, kuşlara bakalım!" diyerek dağılacağını düşünmüş ama yavru ceylanım sen vaka-i adiye diye öyle giyinirsen olayın sonu böyle bir vukuat-ı adiye olur.

/diğer bir değişle nefs-i müdafa! yani önce sen kendine acıyacaksın arkadaşım!/

Derken kız indi. herkes rahat bir nefes aldı. herkesin kıza doğru "o benim karım lan!", birbirlerine doğru "bakmayın yengenize yırtarım!" bakışları "karakaçanım şimdi napıyodur!" bakışlarına döndü. Yani artık herşey normaldi. Son aldığım haberlere göre bayan marjinal araya koydurmak istediği tonla torpile rağmen yerini değişememiş. Bir sabah ansızın "bidahha gelmem buraya ben bikeremmm!" diye isyan ettikten sonra köye geri de dönmemiş. Sanırız müreffeh bir yaşamı var artık.

/yok sanmıyoruz, umuyoruz!/

10.11.09

Tek Kale Maç Heyecanı!

Yenemiyorsan Yenilme..
Senyor Fatih Terim.
Yok aslında maç çift kale oynandı. Sedat, Yasin, Serkan, Hakan, Cem, Emre, ve şahsım olacaklardan habersiz daha 1 hafta kala kazanma yeminleri ediyorduk. Bize göre olay basitti, ben kalede panterleşmesem bile üstüme gelen topları tutar, Hakan ve Emre defansta devleşir, Serkan, Yasin ve Emre Sedat' a çıkardıkları muz ortalar, derinlemesine paslarla Rıdvan Dilmen' i hayrete düşürür, Sedat mükemmel gollere imza atar ve maçı kazanırdık.

/en azından plan buydu!/

Maç hazırlıklarına iş yerlerimizde aralıksız devam ediyorduk. Ben kimsenin olmadığını sezdiğim dakikalarda arkadan kolileri çıkarıp dişime uygununu sağa sola atıp sıçrayıp tutuyor, bu sayede kartonik bir haz duyarak motivasyonumu arttırıyordum.

1 hafta sonra maçın yapılacağı büyük adrean halı sahasına arabalarla ulaştık. İnanılmaz hazırız. Karşı takım zamanla gelince hazırlığımız keyife dönüşüyor.

/zira en uzunu 1.68 boyutunda insancıklar!/

Yaş ortalaması 20 olan karşıtakım karşısında takımımızın yaş ortalaması 29 bu ilk bakışta dezavantaj gibi görünüyor. Ancak maç sırasında apaçık görünüyor ki bu bir dezavantaj değil bu bir yok oluş.

Maça çok hızlı başlıyor, ancak istediğimiz gole bir türlü ulaşamıyoruz. Sinirlerimiz daha 4. dakikada geriliyor. Zira biz bu dakikaya kadar atacağımız 3 golün bizi çok rahatlatacağını düşünmüştük.

/biz aslında 1 sat maç oynayabilmeyi düşünmemiştik yalnızca!/

Maçın 13. dakikasında ilk firemizi Hakan ile veriyorduk. Hakan "Ulan bu maç ne zaman bitecek?" diye sorduğu an takımıız inanılmaz yorulduğunu farketti. İlk devrede attığımız 2 golün acısını karşı takım 9 tane atarak çıkarmıştı. İlk devrede hemen hemen bütün takımın üstüme yüklenmesi elbette isyan bayrağını açtırdı şahsıma. Yani maça başlamadan önce kendini, Tores, Ronaldinho, Figo gibi duayen addeden takımda bir tek ben yumurta Hayrettin görevini üstleniş gibiydim.

/ki ben zaten başarısızlığımı beyan etmişim./

İkinci yarı tamamiyle maç bizim sahada geçiyordu. Moralmen çökmüş olan kabakulak top kaleye girdikten nanay zaman sonra topu kaleden çıkarıyor, bir de çamura yatarak "gol değil ulaaağğann!" diye kendini haklı çıkarmaya uğraşıyordu. Takımımız giderek yorulmanın 7. aşamasına geçmişti.

7. Aşama şu;

Hakan yorgunluktan yere düşüyor, top ona inat maç boyunca gitmediği bir yere; Hakan' ın yanına gidiyordu. Hakan topu görünce ölüm öncesi enerjisini sonuna kadar topluyor, kalkıyor, koşuyor ancak bu koşuyu bana doğru

/yani kendi kalesine doğru!/

gerçekleştiriyordu. Sesim halı sahayı delip geçer cinsten ama bir tek hakana etki etmiyordu.

/Hakaaağğaann lan diğer tarafaaa diğer tarafaaaa!/

Hasılı, bi ton gol yememiz yetmiyormuş gibi, psikolojik olarak da çökmüş durumdaydık. Hakanın bu hareketi kaleyi Hakan' a teslim etmeme vesile oldu. Ama kaleden çıkarken kendime nasıl bir gaz vermişsem artık, kendimi takımı için kendini pert etmeye hazır Tsubasa gibi hissediyorum. Ta ki ilk top ayağıma gelene kadar. Top ayağıma değer eğmez ne yapacağımı şaşırdım. "La bi dur, la sekme, la ananııı..." derken boy olarak yarıma gelemeyen cicoz rakip ayağımdan topu şaka yapar gibi aldı gitti, bir kuğu gibi süzüldükten sonra Hakan' ın dibinden topu ağlarla buluşturdu.

16 dan sonrasını sayamayan takımımız attığı 2 golü günlerce konuştu. Eksikliğimizin takımın tutunmasından kaynaklandığına inanıyoruz ve savımız şu;

Emre defansta kalsaydı, Yasin defansa geçmeseydi, Serkan birazcık paslı oynasaydı da kendini pert etmeseydi, Sedat o kadar pozisyona tecavüz etmeseydi, Kabakulak kaleden çıkmasa, Hakan onun yerine girmeseydi, Cem daha maç başlar başlamaz yoruldum deyip defansta oturmasaydı. Veya genç kalsaydık, yenilmezdik.

/üzgünüz senyor Terim!/

7.11.09

Yeni İş Açılımı; Pazarlamasyon!

Münip Beyle aramız son günlerde bozuk oğlu bozuk. Aslında daha işimin bölgesini öğrendiğimde yüzüne ben ne anlarım lan bakışı atmıştım ama bakışımı sallamayan işverenin "kovayım mı?" bakışı daha o anda içime işlemişti. Benim işim satış yapmaktı. Yani her zamanki gibi sevmediğim ne varsa dönmüş dolaşmış beni bulmuştu. Satış için daha kendimi ikna edememişken birimimi öğrendim; Teknoloji.

Ben teknolojiden korkmuyorum, ancak daha 5 yaşında ilk kez 3 parça olarak var olan bilgisayarı gördüğümde

/klavye, yan kasa, kasa üstünde siyah beyazı zor ayıran monitör!/

gereksizliğini damarlarıma kadar hissetmiştim. Evet aslında gereksiz değildi. Ayrıca çok da çekici görünüyordu ancak beynimin o kadarını beceremeyeceğini bir cümle aleme rezil olabileceğimi düşüne düşüne kendimi teknolojiden soğutmuştum.

Benim yazdıklarımın birileri tarafından okunuyor olup olmaması zerre kadar önem taşımıyor. Zira ben zaten bundan 3 ay öncesine kadar elimdeki defterime günlüğümü tutardım. Küçük kilidini paslanmaz çelik kilitlerle değiştirir, kilidin yedek anahtarını atardım bendeki anahtardan başka kimsede olmasın, yazdıklarım okunamasın diyerek. Sonra sonra internetin kaypaklığına yenilerek, iç çamaşırlarımdan daha mahrem yazılarımı dünyaya açmış bulundum. Hasılı benim işim kelimelerdi, teknoloji değil.

/nihayet anlatabildim gibiyim!/

Teknolojiye sadece sabahları dinlediği radyo kadar yakın olan bu bünye için elbette pazarlama yapmak çok zor bir işti. Megabaytı megaherzlerle karıştırışım, bilgisayar ramlerinin 512 veya 1024 olması arasındaki farkı bilmemeyişim. En son gördüğüm işletim sisteminin Windows 98 oluşunun, cep telefonumun modelini dahi bilmemeyişim, fotoğraf makinesi için kullanılan piksel ve mega kelimelerinin hangisinin başta kullanıldığını karşıtırıyor oluşum elbette bu işi daha da zor kıldı. Münip Bey' e durumu izah edemedik elbette.

Türkiyede ki iş ve olumsuzluk eki alan

/işsiz, işsizlik, iş bulamama vbvs../

oranları düşündükçe, aslında istesem bir gecede öğrenirim hepsini diye gaza geliyorum. İşten atılmak istemiyorum. İşten ayrılmakta istemiyorum. Bir işte çalışan ve benim durumumda olan

/ki çok azınlık değildir bence!/

kafası karışık bir çok potansiyel boş beleşçi insanlar malesef işten ayrılmadan ve/veya kovulmadan önce evlerine verecekleri cevabı düşünüyor öncelikle. ki bu durum benim gibi hayatındaki tek başarısı bir işe girmek olan ben için daha da acı. Yani bunu eve anlatmam mümkün değil ki eve sıra gelmeden önce sülalemizin fırlamarınıda unutmamak lazım. Fethi geliyor aklıma önce "ben o kulaklarla bi b.k olmaz senden demiştim dimi puhahaha!" diye karşımda gülüşünü hayal ettikçe işime bağlanasım geliyor. Yoksa evde zaten kimsenin benden yana bir başarı beklentisi yok.

Derken çalışmaya başladım. Kır saçlarıyla o plazadaki bütün kızları nasıl ve neden tavlamadığını düşündüğüm Hakan Bey baya ilgilendi benle, ama acemiliğin tepeden tırnağa aktığını görünce, yaşlı müşteri kesmiyle ilgilenmemi istedi. Daha önce bir aileyle deneme olarak ilgilendirmişti aslında, baba, anne ve 7 yaşındaki zıpır çocukla beraber gelen mini çekirdek aile bilgisayar almak istiyordu ancak sordukları sorulara ben değil, 7 yaşındaki dürrük cevap veriyordu. Onun cevap vermediklerini ben bilmiş ayağıyla sallarken, 7 yaşındaki yaratık yalan söylüyor diye suratıma tip tip bakıyordu.

/o kadar zordu işte!/

Hakan Bey'in yaşlı potansiyele beni salmasıyla ise, başka bir problem ortaya çıkıyordu. Yaşlılar bu makine şunu nasıl yapıyor diye sorduğu anda kafa kafaya verip çözmeye çalışıyorduk. Yaşlılar kendilerinden daha azını bilen insanları inanılmaz sevdikleri için beni de çok sevdiler. Hala onlarla ilgileniyorum. Hep beraber mutluyuz anasını satim!

Maksadımız eşeğe binmekti, her eşeğe binmeyi maksat edinmiş insan gibi ben de o.ssuruğuna katlanıyorum şu sıralar.

/ha diyemez miydim gülü seven dikenine katlanır, derdim. Ama gerçekten kötü kokuyor!/

Ara ara yazı yazmak beni kendime getirse de, hala klavye ile yazı yazmaya tam olarak alışamadım. Onu da alt katımda 73 yaşında okuma yazma öğrenen hacer teyzeyle tamamlayacağım. Bir gün kim bilir belki Kabakulak ile son 25 senesini dul olarak geçiren Hacer teyzenin buna mükabil aşkı doğar.

hayırlısı...

3.11.09

Boğa Oturdu Da Adam Oldu!

Şurada pesimist yaşamın karşısındaki küçük kutucuğa attığım onay işareti sonrası yaşadığım depresif modelden kurtulmaya özenmem ve sonrasında nasıl iş görüşmesine gitmeye karar verdiğimi zaten okudunuz.

/okumadıysanız burada otomatikman kurbağa oluyorsunuz./
Artık adamın tam karşısında oturuyordum. Mavi gözler bir insanoğluna anca bu kadar yakışmaz. yuvarlak kırmızı surat ve kel kafa budy-building yapmış alt beden karşısında bana amuda kalkmış bir tavuğun yumurtlamasını andırsa da benim tenezzülüme karar verecek adamdı.

/adam kelimesi orada mecaz olarak kullanıldı!/

Yarım saat öncesinde hemen geliyorum diye çıkan yumurta kafa, yarım saat sonrasında kafamdaki "hemen" zamanını açıklama gereği duymadan oturdu.

İlk intibanın önemli olduğunu basa basa hatta iteleye iteleye kafama yer edindirmiş tecrübelerden hareketle durmadan sırıtıyordum. Benim kafamda adamın içeriye girmesi "ya zaten beklettim seni yarım saat daha ne iş görüşmesi sırf şu anda kafamı yumruklamadığın için işe alındın" demesi vardı ama öyle olmadı.

/haketmiştim oysaki!/

Kafamda başka bir görüşmeyi tasarlamamıştım ve açıkçası zırt olma adayı olduğumu iliğime kadar hissediyordum. Adam o kırmızı kel kafalıkta benden daha sakin nasıl olabiliyor anlamıyordum. Yeter artık konuş bitsin bu zulüm diye içimden geçirmeye kalmadı adam "sıkılmadınız değil mi?" diyerek daha baştan maksadını göstermiş oldu. İçimden "bu bir sabır testi kabakulak ,bu bir sabır testi kabakulak" diye geçirirken ağzımdan yok ben severim yalnız kalmayı diye olağanüstü salak bir cümle çıktı. Cümlenin gittiği yer belliydi;

1- Sen sabaha kadar gelmesen aramazdım valla, adama da benzemiyon zaten, hatta adam da değilsin kalk git lan!

2- Bana masa başı böyle müşteri bilgilerini girebileceğim bir iş veriyorsan ver vermiyorsan beni yalnızlığıma genel müdür yap!

3- Ben görüldüğü üzere mal mal cevaplar veren bir adamım beni işe alma!

Adamdan gelmeyen yorum, cevap, soru, mimik beni kıllandıradursun, yumurta kafa o anda da cebinden sigara çıkarıp yakmaya koyuldu. Psikolojik testin bu kadarı sadece istihbaratta yapılır diyenlere kapak olacak bu davranış sonrası kafamdaki şeytan ile melek seslerini ayırt edememem tam bir karamsarlık yükledi boynuma. Ya "sigara içmek kapalı alanlarda yasak değil mi? dumansız hava sahasına neden z.çıyon!" gibi kanun dolu bir cümle, ya da "bir tane de ben alabilir miyim!" gibi gel o b.ku tek başına yeme beni de oturduğum yerde ayar etme gibi bir cümle kurmam gerekiyor diye bir psikoloji bağladı belimi kuşağımı.

/bu kadar karamsarı zaten işe alınmaz ya neyse!/

İki seçenek arasında gidip geliyor, bir yandan da "lan mal adamın sigarası bitiyor çabuk!" diye kendimi aceleye veriyordum. Derken 1. seçeneği seçtim hatta çok ayıp gibisinden de kafa salladım.

/işte o an yutkunamıyor insan!/

Daha cümle bitmemiş kafamdaki pişman nöronlar saldırıya geçti; "ulan gerizekalııı kabakulak sana mı kaldı adamın sigarası, mal! öküz! aptal! fosil! hadi şimdi git eski hücre yaşamına geri dön kurtçuk beyin! ne olurdu adamla karşılıklı bi sigara içseydin! hatta ağzını açmasaydın öl! geber! salak! Diplomanı da artık fotokopi yapar çoğaltır arkasına aynı zamanda maldır ibaresi eklersin ölü yiyen!"

/acayip pişman!/

Adam sigarayı da söndürünce benim umutlarda söndü haliyle, ama inanılmaz bir ışık belirdi birden. Adam "teşekkür ederim bu uyarınız için, bize de her b.ka karışacak bir eleman lazım zaten!" diyerek ağzımda portakallı pekin ördeği tadı bıraktı. 3-5 bildiğimiz normal soru sonrası

/okul, deneyim, bilgi, birikim, vırt, zırt../

İşe alındığımı söyledi. Sevenlerimin duası o kararı seçmeme yardım etti diye hiçbirinizi bu başarıma ortak etmem! Ben kararımı verdim. Ben işe alındım. Artık çalışan bir adamım.

/yukarda "Adam" olarak zikredilen insan kişinin adı Münip. "Adam" diye hitabım çok zorunuza gittiyse bir de öyle okuyun!/

Zıvanadan Çıkmış Hayat Konsepti!

Bu yazıya aslında gönül isterki ünlü bir atasözüyle girilsin. Koyu yeşil spot lambalarla dolu süper ambians ortamlarda, içi zift dolu, hayattan umudu terranelere bağlamış yürekleri benzin etsin, benzin vitamin niyetine gaz olsun adamı bağırlara soksun ama yok. yok. yok.

/iyice hayata küstük lan!/

Geçenlerde belgesel izliyorum, böyle kurtçukları gösteriyor suyun içinde oynaşan, küçük beyaz ama belli olanlardan. Adam hiç üşenmedi 25 dakika bu kurtçukların ailesini tanıttı ekran başındakilere. Allah var süper bir aile. Ama insanın aklına garip sorular getiriyor; Ulan beni hiç bir televizyon 20 saniye görüntüledi mi acaba. El cevap; hayır!

/Bu hayır Ali Poyrazoğlu ile roportaj yapıldığı sırada arkada hoplayarak el sallama hareketiyle görüntülenmem dışında bir hayır!/

Örselenmiş kalbimi avutmaya çalıştığım her dakika ayrı bir zulüm. Televizyondan nemalanamayacağını anlayan örselenmiş cesedim, kapıyı açıp dışarıya kendisini vurmaya, bir paket sigarayı hıyk demeden içmeye niyetleniyor ki o da ne; komşumuzun oğlu Murat evine doğru mutluluk dolu bir kelebek gibi süzülüyor. "Anneeaaa tübütaka seçildiiimmm" diye. Hani idda ediyorum gören göz çocuğa çok rahatlıkla "mal" der. ama nerden bilelim ki çocuk görünen buz tümsekçiği altında bir nemrut taşıyor.

/korkumdan nemrut dedim yoksa bildiğin sıra dağ!/

Hemen kapıyı kapatıyor içeriye süzülüp sigara paketini ikiye çıkarıyorum. İnanılmaz bunalımdayım. Benimde çocukluğum geliyor aklıma mesela; veliler toplantısı, karne günleri gibi öğrenciliğin ötenazi talebinde bulunduğu günlerde, ben inadına sabah 4 e kadar dışarda bekler, bu sefer babam garanti uyudu salaklığında, evlat salaklığı sinirine artı olarak uykusuzluğu yüklediğimiz babadan 16 saniye boyunca dayak yiyordum.

/benim hatırladığım 16 saniye yoksa evin diğer üyelerine göre temiz 45(kırkbeş) dakika!/

dayak babayla sınırlı değil. ertesi günü hapı almamış bu kabakulak hemen yeni bir dayağa hamile kalıyor tabiki. Anne diğer komşuların çocukların karnesinin fotokopilerini hiç üşenmeyerek oraya buraya yapıştırıyor, gaza gelir zıpçıktılığı masum kabakulağı zıvanadan iyice çıkarıyordu. İsyana dönüşen bu tepkiler annenin yün çubuğunu belde kırmasıyla son bulur derken, anne bu seferde en sevdiği yün çubuğunu kırdığını idda ettiği kabakulağa altın palmiye dayağına terlikle devam ediyordu.

Ama elbette çevremdeki herkes tübütaka seçildiğim patavatsızlığı yapmıyor.

/zaten öyle olsa değerli olan onlar değil ben olurum akl-i mantık açısından dimi?/

Hatta çoğunluk benim gibi ama herkes benim kadar olayı ciddiye almıyor sanırım. Geçenlerde yine böyle gaz getirici bir kitap okuyorum şöyle diyor;

"top yere vurmadan yükselmez!"

ama yazıya nasıl s.ktir ordan diye bakıyorum yazıyla ifade edemem. Sonra sonra az biraz ikna oluyorum ama kesin benimki suda zıplamaya çalışmış diyerek. Zira ben bu kabakulağı tanıdım tanıyalı hem zaten topu yerde, yukardan aşağıya bir ivme olayı yok yani. Tamam Murat günün birinde tübütakın arka kapısından paşa paşa kanatlandırılır belki ama ağacın yaşken odunluğunu göstermesine bakılırsa aynı tübütakın deney şişesinden bir daha girer.

/kabakulak daha burnuyla oynasın! kıhh!/

Bu yazı daha devam eder. Ancak yakın gelecek zaman içerisinde gideceğim iş görüşmesine hayat kadını muamelesi yapmamak üzere şimdilik bitiriyorum. İş görüşmeleri ve ayrıntılar yakında... Güzel bir temenni edin de şu şahane sapık hayattan kurtulayım! Beni kurtçuk belgesellerinden kurtaracak o mükemmel işe imza atayım!

/kurtçukları özlerim belki ama söz ilk maaşımla onlara taze sinek ısmarlicam!/

5.10.09

Ölümlerden Şunu Seçiyorum!

Efendim ilginç konuların usta çekcsidir bu yazar. Belki de yazarlığa itiliş ve kakılışının da yegane sebebi budur.

Aşağıda pek kıymetli komşumuz Zakir Bey ile Rıza adlı bir temizlikçinin hikayesini okuyacaksınız. Aslında bu sadece Zakir ile Rıza' nın değil hepmizin hikayesi.

Yine bundan ben çocuktum zaman öncesi. Gece tam uykuya geçme modunda beyinde erkek çocuk halvetiyle o gece izlenen parlament sinema klübünde olan erkek kadın ilişkleri ve bunun bir çocuk ürolojisne etkisi konulu cinsi bir hayal kurma sapıklığı söz konusu.

/yok o zamanlar öyle +18 ler filan bir kırmızı nokta var ki bizim de televizyonun o bölümü zaten görünmüyor!/

Hayal kuruşun o harbi orda oluş nirvanası anında alt komşunun hanımının merdivende ki adamı hayalden eden bağırışlarıyla tüm ev hayali bırakıp merdivenlere koştuk.

Alt komşumuzun iddası şuydu; kocam öldü!

/yani esas oğlanlardan Zakir!/

Hemen başka bir komşunun arabası hazırlandı ve orta asya atı kıvamındaki attan bozma şahin model arabayla hastaneye meftayı ulaştırmaya çalışıldı.

/ki başarıldı!/

Filmlerde gördüğümüz hastane önünde, hayatında hiç tırnaklarını ağzına götürmemiş insancıkların dahi ellerini ağızlarına sokup kararı beklediği anlar yaşanmadı. Daha hastaneye girerken güvenlik tespti yaptı zaten,

- pupilleri fiksıt dialite, ex olmuş la bu g.vat morga götürün bunu.

Güvenliğin terim dolu ilk teşhisiyle kimse birşey anlamasa da morga götürmek fiiliyle zaten feveyan koptu. Tirbünlerden etkilenen doktor zaten Zakir dayıya bakmadı bile.

/elbette koskoca güvenliğin yalan söyleyecek hali yoktu!/

Ama olan öyle olmadı. Öldürmeyen Allah, daha da sürün dedi. Morgda Zakir dayının kalbi pıt dedi. Kalktı ve iplerle muhatap olduğunu gördü;

+ ananı o ne lan!, nerdeyim lan ben! bağlamışlar la beni! popom??

/pamuk telaş yok./

+ ulan karanlık bide, du bakim şurdan bi ışık süzüyo..

/ekşın kapıya vuruş; zıng zıng zıng../

+ açın ulann!!!

işte bu anda Zakir dayının sesini duyan ikinci esas oğlanımız Rıza morg koridorunu süpürmekteydi. Gelen ses onu da şaşırtmıştı demek isterdik ancak Rıza ölülerle muhabbetiyle ünlü olduğu için hiç iplemedi;

- hopp kim var orda!

+ kimsin?

- rıza derler temizlikçi sen kimsin?

+ kurban olayım rıza bey kapıyı açın ben ölmedim!

- bey?

/ rıza şaşkın ama morgun kapısının çalmasından veya içerdekiyle olan muhabbetten değil kapının diğer yanındakinin hitabından /

- adın ne?

+ zakir safyaşar

- du bakim

/ kapıdaki liste incelenir hoopp.. /

- hmmm zakirim sen ölmüşsün öyle yazıyo burda yanlış yok.

+ kardeşim açsana ölmedim diyorum

- la git yat gelir oraya ağzını burnunu dağıtırım başıma bela açma doktor sana ölmüş demiş ölmüşsün, doktordan iyi mi bilecen lan hödük!

+ hödük? babandır lan!

Tabi konuşmanın yarattığı stres ile Rıza baya gerilmiş, s.ktir lan çekip yukarıyı temizlemeye karar vermiştir. Doktorlar tarafından pek bir sevilen Rıza kardeşmizin

/herkesin kardeş olarak kabul etmesini bekleyemiyorum! kimi için o daha özel olabilir mesela!/

kendi kendine konuştuğunu gören bir doktor abimiz, ağır ama üstünüm tarzıyla;

-Rızajım hayırdır ne bu sinir?

+Yav doktor bey sorma aşağıda bi lavuk ölmedim diye kapıya vuruyordu!

- Aşağıda?

+Morgda la!

/burada konuyu durduruyorum!/

Evet Rıza için 3 şey söylenebilir;

1- Rıza kafada böyle sesler duymaya başlamış, belki önceleri çaktırmamış ancak şu anda sinir bile yapmaya başlamıştır; Acil emeklilik!

2- Rıza böyle bir ses duyduğunu söyleyerek medyatik olmaya çalışmış, hep hastalarla ilgileniyosunuz lan duygusallığı yapmış, dikkat çekmeye çalışmaktadır; Acil emeklilik!

3- Rıza gerçekten böyle bir ses duymuş ve gerçekten iplememiştir; Yıldırım hızı emeklilik!

/konuyu donduğu yerden çözüyorum!/

doktor yükselen adrenalinin meraktan mı, sinirden mi olduğuna bakmadan hemşireler eşliğinde morga koşturmuş, kapıyı açımış bulunmuşlar ki ayakta adam anadan üryan

/hemşireler tabi "ay o ne" paniğinde arkalarını dönüyor!/

karşılarında birbirlerine bakıyorlar. Neyse bir öpüş, koklayış, sarılış sonrasında Zakir dayı temiz hava sahasına şöyle rahat rahat bir o..sruyor. Hastanenin ölümden dönenlere bilhassa ölüp yeniden dirilenlere özel kampanyasından kazandığı doktor önlüğünü giyen Zakir dayı, evin yolunu tutuyor tabi.

O an hemen hemen tüm tanıdıklarının içinde yas tuttuğu taziye evi olarak sayılan kendi evine gitme gibi bir planı var Zakir' in. Amaç süpriz yaparım olmasa da, iletişim kuramadığı evine ailesinden habersiz yürümekte.

/peki biz nerdeyiz!/

Tabi olayla hiç alakası olmayan bizler, sadece ağlayan insanlara bakmakta, gelen yeni yemeklerden de yeme hesabı yapmaktayız. Hani çok sevdiğimizden değil ama ölümün tam tanımını blmediğmizden de kapıdan beyazlar içinde giren Zakir dayıyı ofsayt bayrağı kadar normal karşılıyor, hatta "ulan adam bi çikolata getirir" gibi bedduanın bir durak öncesinde de eleştriyoruz. Ama evde durum aynı şekilde olmuyor;

Sağ baştan sayarak, ailesi, komşuları, akrabaları, eski sevgillileri filan bir bir korkudan yığılıyor, hatta kimisi pencereden atlamaya kalkıyor.

/günler sonra...!/

Zakir amca gerçekten ölüyor. Mezarına koyarken bile karısı ay kalkıyomu tırsaklığında ona buna yapışıyor. Mezarının takriben 10 m ilerisinde ise her daim kankası Rıza yatıyor. İkisine de öbür dünyada başarılar diliyor. Saygılar sunuyoruz.!

2.10.09

12 Hayvanlı Türk Takviminde İnsan Olarak Yakalananlar!

Biz yapı itibariyle meşur olmayı, bilinmeyi, sevilmeyi övülmeyi, bulaşık makinesini, buzdolabını neyim pek bir seven milletiz. Eskiden stadlarda skor değişecek diye 4 kişi tabut taşır biçimde bir skoru taşırmış,

/videolarda gördüm!/

hani bu skor taşıma işi de çok eskilerde değil televizyonların renkli zamanlarına tekabül etmekte ki futbol ile ilgili meraksızlığıma verip geçiyorum. Skor taşıyanlar o zamanların en baba popüler şahısları. tamam Oğuz gol atıyor ama 2. gol olduğuna karar veren o tabutçu tabelacılar değil midir kardeşim.

kahveye girdiklerinde kahve ahalisinin tamamının yer vermek intibası göstererek

/yer yer saygı!/

ayağa kalkmasının nedenine bağlar, bir daha da bu salak saçma konuyu derinlemesine düşünmem zaten.

düşündüğüm şudur; nedir bu bizdeki şöhret olma arzusu, depiksisi.

/hepimiz neden dadaist olmuyoruz mesela!/

nasıl bir haz diye sorasım geliyor ama milleti geçtim, insanoğlu olarak tuvallette "kakamıza bakmak" bile hoşumuza gidiyor, bizden çıkan birşey diye, neden olmasın ki diye de olayı kafamda kapatmıyor değilim bazen.

sabah şu evlilik programlarının birini izliyoruz yine, ki çok beğeniyoruz özellikle tirbünlerden gelen yaşı geçmiş abazan ve azgınların tepüşkülerini.

/hani bazen bunlar garanti ışık söndü oynuyorlar diyorum stüdyoda!/

kaldırıma koysan düz yürüyemez insan kişilerin bikere alayı kültürlü! şimdi burdan itibaren kültür tanımı okumayacaksınız, hemen eliniz yukarda ki çarpıya gitmesin ama dün gece cemil meriç hocanın bir kitabıyla hasbihal ediyordum yatmadan önce. o şekilde sağlanan bir uyku ile sabah kaltığınızda yapacağınız kültür tanımı çok değişik oluyor. yer yer dante seviyor, yer yer emilie zola ya basıyorsunuz küfrü. bazen balzac olmadan nasıl yaşarız, bazen kahrol ahmet fikri!

/konuya törn bek yapıyor!/

kadının biri ben kültürlüyüm olaağğnn benim kültürümü kullanıyorsunuz diye bağırıyor.

/sanki os.surmanın kültürel tarifini ağzıyla yapmış 5 dk önce/

yanında ki adam inanınız ki bandanayı takmış şu naçizane bilgisayarımının mausuna benzetmiş kendini

/touch ped değil bak dandik maus!/

adam, belki bir kaç kez yerden bulduğu sakız jelatinini üşenmeden alıp okumuş, kendini fıstık yeşili kültürlü addetmiş kadın

/o da belki diyorum bak. zorlasan o da yok!/

karşısında "biz nerdee sen nerdeee" mütevaziliği ayarı çekerek bence kendini daha kültürlü konuma sokmakta. Elbette herkes fikrni içinden tepkilendirecek diye birşey yok. ben çok çok bloğa yazar, hiç değilse klavyeden çıkardım sinirimi rahatlığıyla kalkar çayıma devam ederim. ama annem öyle olmadı;

-ulan o.rsp.ya bak!

/biz zaten ona bakıyoruz ama tepki işte!/

konunun hasılı ne tabela, ne kültürlü kadın aslında. konunu aslı azcık medyatik olma şansını gördüğümüzde kıçımızın hangi tarafa, neden kalktığı. bak yerli, yabancı örneklere misal;

Medyum Memiş; Yakında online cin satışında bulunacağını tahmin ettiğim, bu satırlarımı gördüğünde büyük ihtimal cinlerinin pipisini bana göstereceğini idda edecek kişi; herkes birgün memiş olacak!

Medyum Keto; dayak yemekten kendisini cinlerine adamış memişzede; memiş bi tek beni döver, memişim benim! Cinlerimiz de sevüşüyo zaten. Akrabaa gibiyiz! biz! Siz?

Zekeriya Beyaz; Evimizin sapığı. İlahiyatçı diye kendini millete yediren, aslı sosyoloji uzamanı olan, iki uzmanlığıyla bi şeyi doğrultamayan olan!

Cübbeli Ahmet; Gerçek mesleği stand up olan, camiye haydi namaza değilde, cübbeli fıkralar gösterisiyle cemaat toplama potansiyelli komikim o zaman neden olmasıncı!

Ajdar; İşte en medyatikleri. çikita mikita derken milleti uyutanlardan. bu satırlara konu olması, gugılda arandığında +1 sonuç vereceği ve bu manyaklığa benim de alet olduğumu gösterir.

/onun başarısı değil, benim-bizim salaklığımız yani!/

Paris Hilton; O kadar zenginim, dedem görmedi, size memelerimi gösterdim duyarlılığında ünlü olmayı zaten hakettiğini gösteriyor. en çok aranan değil midir gugılda paris hiltonun malzemeleri başlığıyla!

Aubrey O’Day; O da ünlü olanlardan ziyade ünlü ettiklerimizden; 2004 te giydiği eteğin altından taaa ebesinin nikahını göstermesiyle ünlü olmuş, sonra bir iki daha bir yerlerini gazetecilerin fotoğrafını çekebileceği bir açıdan çektirmesiyle medyatik ünlülerden olmuştu.

ha bir de blog yazarları var. bana bakmayın ben daha "çömezlerdenim" ama her ünlü gibi benimde bir sözüm var. bir gün ünlü olursam söz g.tüm kalmicak. cami, hastane, okul, hayır, sevap, şeytana pandik, pufff..

28.9.09

Bana Kısaca Feys De!

Sene bundan bilmem kaç sene önce, hani üniversiteli arkadaşlar toplanır, çay kahve içer, zengin olanı gider bi de cips alır, komikte bir arkadaş varsa komik olmayanlar, komik olana durmadan "ergün pembe" tarzı "muz ortalar" atarlar şöyle gelişine vursun da gol olsun, tirbünler seyirciler yeni oluşturdukları meksika dalgasını yapsın hesabı.

/bu kadarı komik olan olmayan her gencin başına zaten gelmiş olan!/

öyle bir ortamdayız. günün komik çocuğu o gün hep ben mi güldürcem lan ayarını bağrımıza basaraktan ambians dışı kalmayı tercih etmiş.

/hani bizde insanız,saygı filan. ısrar yapmadık diye gelmemiş lavuk/

biz de hiç de komik olmayan gençler olarak,

/az biraz sıkıldık ama hiçbirimiz de hiçbirimize çaktırmasın hesabı!/

açalım internette neler oluyor, bu günler internette online filmler düşüyor. hemen aşağıya inip 1 lira verip süper bi film alacağımıza, internetten açalım zattirik bi filmi 10 saat bekleyelim ne fakiriz ne cimri az biraz teknolojik olalım aurasıyla açtık film bakacaz. ortamın ileri gelen bilgisayar bilginleri, adres çubuğuna google yaz bakalım, hah şimdi kutuya yaz ki; "beleş yabancı film" gibi

/bi o aklımda kalmış valla!/

destekleriyle filmi açmış bulunmuş oldular. o sırada, o ana kadar cenabet olduğunu düşündüğüm, daha o gece tanışık olup, hiç de kaynaşamadığım bir zat-ı uyruk;

"ben 5 dk bi feysbukuma baksam da sonra başlasak" açıklamasıyla birden sivrildi.

/ha ortamdaki hiçkimse bilgisayar bilgisine bok sürdürmediğinden kimse feysbuk ne lan diye sormuyor tabi!/

ortamda kendinden emin ama bir o kadar da tedirgin olan arkadaşımız;

/klavyeye fiziksel olarak temas halinde bulunan çok bilmiş!/

ne "nasıl yazılıyo lan!" diye sorabilmekte, ne de yazabilmekte olup birden bire ayağa kalktı; "olum altıma işedim yaw! siz bakarken ben işiyim ama ben işerken siz bakmayın!" diye herkesin birbirine bakmasına vesile olduktan sonra, herkes klavye yolunu elbette zat-ı uyruğa gösterdi. arkasındaki meraklı bakışlara aldırmayan muhtemel cenabet kişilik, çok böyle sakalsız, bıyıksız fotoğrafının aydınlattığı siteyi bizlere gururla sunmuş oldu.

/ahiretten sonraki en ebedi mekanımız; feysbuk!/

Kimse o an nasıl üye olunuyor gibi salak saçma bir ofsayte düşme hareketi yapmadı elbette. Ancak ertesi günü herkesin feysbuklarda bulunmasının çağrışımı şaşırtmayan bir gelişme oldu.

/burda bi flulaşma, bi yıllar sonra havası mevcut!/

efendim cici zaman, kaka zaman derken, bir gün evde nöronlarımla yalnız kalma gibi bir işaret başıma geldi. İnternet gitmiş,

/sorun sağlayıcıdan o yüzden işaret diyorum!/

ev arkadaşım, her zamanki gibi bulaşığı üstüme yığmış halde memleketinde,

/elini vicdanına koy lan rahat mı uyudun yoksa!/

daha bir gün evvelinde "genelev" telefonunu andıran biçimde çalan telefon sus pus kesilmekte. aklıma ilk gelen şeyi sorguluyorum o anda; ama acayip birşey farkediyorum herşeyde ilk feysbuk geliyor aklıma. Feysbuk arkadaşlarımı babamdan daha fazla önemsiyormuşum gibi bir istatistikle karşılaşıyorum,

/babamı 1 haftadır aramamışım!/

sonra babam niye aramadı diyorum. feysbuka mı üye lan bizden gizli psikosunda buluyorum kendimi. internet gelir gelmez değişeceğim avatar, kırpacağım fotoğraflar var diye kendi kendime çok yoğun bir adam portresi çiziyorum. havalanıyorum az bişe sonra düşüyorum.

/zira feysbukun verdiği havayı kıçım sesli veriyor!/

o anda zaten bütün olayın işaret olduğuna yemin ettiresice bir olay başıma geliyor;

/mesaj efekti; dıt dıııttt dıtt dııııttt/

telefonuma mesaj geliyor; yazıldığı gibi okuyor, okunduğu gibi buraya yazıyorum;

"olm. lan seni grdk az once feyste lan olum oyle bse var da bze ndn sylmyn, seni gdi snii:)"

ilk okuduğumda mesajın harbi mi bana lan kısmındaydım. sonra ne diyo la bu lavuk, sana ben numarayı veren kafamın derkene aklıma birden bildiğimiz ampül geliyor, hatta ampüller ama yanmıyor resmen kafamda fedon hareketi usülü parçalanıyorlar; feysbuk!

/feysbuk, eskiden özelim olan her ne varsa alayına küfrediyor, ya da tam tersi! hatta bence tam tersi!/

bir site bir adamın böyle mi kimyasını bozar. hem de hiç huyu olmayan bir şekilde; arkadaşın mesajıyla. o güne kadar da aramız çok iyi değildi tamam feysbukla ama o gün olan olay nedir öyle. tamam hadi insanlar adımı biliyor diye kendimi kalgonit reklamında oynayan gaddar tamirciler gibi hissedecek değilim

/hatta çok da resistansımın kireçlenmesi!/

ama kardeşim bu kadarı nerden çıktı! mırç vardı ben çocukkene, adımı değiştirip kendimi pusuya yatmış panterlerin önüne "cansu" diye atardım, "f "misin "m" misin sorularına da "oturgaçlı götürgecim" gibi salağa yatar, gül gibi geçinip giderdim. ama kimse çıkıpta bana sen medium ölçüsü boxer giyiyormuşsun diye de

/benim bilmediğimi bilenlerden!/

istihbarati bilgiler taşımazdı. başlarda milletin çok canı sıkıldı; atıyorlar işten diye. ama inanız ki sağlam sebepler vardı.

/sen misal patronsun, çalışanın senin kızın hakkında oraya buraya yerim ben onu ayarı yapıyor!/

ya kardeşim mantıklı düşünün, hayal edin bak;

otobüstesiniz, götününüz dibinde arkadaş muhabbetlerinden bir hoşnut var.

dese ki;

beni tanıdın değil mi?, evet ben o ib.eyim şimdi bana telefonunun pin numarasını ver de rehberine bakayım! verir misiniz?

/reji uyarıyor; veren verir olum, sanane alan memnun veren memnun, kolonya götür abilerine bakim sen!/

vermem diyen yazar, öz eleştirişisini yapmış,

/ne fışkı yiyorum lan ben feysbukta!/

ve ayrılık kararını alaraktan hesabını silmiştir. bende istiyorum diyenlere kıyağını yine yapmakta, nereden silebilir diye bakanlara göz hareketiyle işaret etmektedir.

/adres uzun sen buna tıkla direk git en iyisi!/

24.9.09

Sinek Bir Ruh Hastasıdır!

Sinek nedirle başlayalım;

sinek bir böcek değildir.

/çok zeki!/

Sinek bir hayvan da değildir

/insanoğlunu tanımayacak kadar cahil!/

İnsanoğluyla alıp veremediği henüz çözülmemiş, çözülmez olandır. hani biz bunların babasını, annesini, eşini, dostunu duvarlara yapıştırıyoruz ya hah işte o onların ders almasını değil mallamasına insanoğluna savaş açmalarına neden oluyor. Japon kamikazecileri gibi salak cesurlardan kendileri yani.

Biz bizeyiz; insanoğlunu hepimiz biliyoruz. Evet doğa tahribatında üstümüze yok.

/hatta o konuda yalnızız!/

ama sineklerin de tahriki gündeme gelmeli artık diyor bu yazıyı kaleme alıyorum;

Şu an bir sinekle başım feci derecede belada. sıktığım onca sinek ilacı beni dahi uyuşturmuş, sineğe tık bile dedirtmemiştir. Dün akşam yine aynı saatte yine aynı mevkide dolaşan bu sinek

/ara ara burnuma girmeye çalışmakta, ara ara kulağıma!/

şimdi herkesin rahatlıkla hayaledebileceği sinek kovma refleksi var hani,

/ki o artık benim bir parçam!/

elimizi sineğin geldiği yöne ters istikamette savurma suretiyle yaptığımız. hiçbir işe yaramıyor. sinek büyük bir inat ve bence matematik dehası. elinizi dahi kaldırdığınız yerin tam üstüne basamazken, sinek kovduğunuz yerin tam üzerine başarıyla konabilmekte, o iğrenç dokunuşları insanı ayardan ayara götürmektedir. Sonuç olarak; en mülayim insanda dahi bir canlıyı öldürme isteği yavaş yavaş yükselmektedir. Sonra karar; öldürün!

/nefs-i müdafa duygusunu hissediyoruz hep beraber!/

ilk yarım saat içerisinde infazı gerçekleşememiş sinek ise, ilkin kanatlarının yolunması, sonra bacaklarının koparılması, öldürülmesi hatta ölüsüne vurulması isteğini resmen kamçılamaktadır.

/şu an monitörün üstüne duran bela! bu satırlar sana!/

Dikkat edilmelidir ki, çocuklarda bu sabır çok erken bir zamanda taşmaktadır. uykunun en güzel yerine puf yapmış sineğe ilkin işkence aletleri gösterilmekte,

/iğne, ateş, lastik, katlanmış dergi, tırnak vb.!/

sonra akla gelen tüm işkenceler bir bir uygulanmaktadır. hadi öldürüyorum, ekolojiye de bir katkım olsun mantığında zeki evlatlarımızdan bir kısmının ise sineği örümcek ağlarına fırlattığı görülmüştür.

/rejiden ekşın; panter emel canlı yayına bağlanmak istiyor!/

Elbette sinekleri öldürelim demiyorum ama, sinekleri öldürmeden rehabilite etme gibi bir yöntemi de ben bilmiyorum.

/panter emel' e destek gibi ama değil de gibi; sümüğümü çıkardım ama yalamadım, masanın altına sürdüm gibi!/

Yine de National Geographic sinekler serisinde anlatılanlar gerçekten dinlenilir cinsten;

sinek mide bulandırır ama küçük olduğundan değil.

/alışık olanlar zaten o satırı okumadan aşağıya geçmiştir bile!/

deniyor ki; sinekler bacaklarında bakteri taşır, o bakterileri de ürettiği bir toksinle yok edermiş efendim. yani öyle hep bilindiği gibi salgın hastalıkların birinci dereceden muhatabı değil, tam tersi koruyucusu olma yolunda yolcuymuş efendim.

/ota kon, b.ka kon, sonra gel bana kon! ben bırak salgın olayım canım!/

Yapı olarak insan yapısından yaklaşık 6 kat daha karmaşık bir yapıya sahip olmasıyla da çengel bulmacada hiçbir harfi çıkmamış kazık soruya benzetilebilir.

/tavana nasıl konuyora gelmiyorum bile! zoruma gidiyor! kıskanıyorum!/

Ayrıca yine belgeselde ki amca, babası sinekten türemiş gibi öyle savunuyor, öyle bir açıklama yapıyor ki; tüm yaşam sineklere borçluymuş mesela. sinekler olmasa kokudan hiçbir canlı yaşayamazmış.

/yazar burda sanki iplememiş gibi görünmekte ama harbi mi lan ruhiyetinde belgeseli takip etmektedir!/

Bu açıklamalar elbette sinek alemi hakkında düşündürücü, ibret verici olarak kayda geçecektir. Ama açıkçası hiçbir sineği öldürmemin önüne geçemeyecektir.

/yazardan rejiye ekşın; panter emeli alalım hattan, benle uğraşan sineği affettim zira!/

20.9.09

Alternatif Akım Yemiş Minik Yürek!

geçenlerde pek bir elektirikli iş yapıyorum; yıkanıyorum

/elektrikli şofbenle yıkanıyorum, hepsi bu aslında!/

geliniz görünüz ki

/yok artık! oku yeter ne görcen!/

elektirikli şofbenimiz, gözle görülmeyen bir yerden kaçağı vermiş musluklara, duş ahizesine doğru

/ne alakaysa/

musluğa dokunduğum anda inanılmaz bir duygu hissettim hatta bağrına daha önce hiç elektirik yemeyenler için bir de mübalam var; resmen musluk benle elimi benden aldı tokalaştı. sonra birşeye dikkat kesildim ki elektirik bir dalga edasındaydı.

/denemek için tekrar dokundum diyim de vay mal diyin dimi!/

olayı bilenine sormak üzere mahallemizin en bıyıklı elektirikçisini bulduk ve söyleşiye başladık, adam resmen yemiyor içmiyor şarj oluyor.

/elektirik zafer koydum adını bırak hep öyle kalsın/

zafer beyfendiye tabi böyle bir soruyla gidince zafer bey bi güldü alaya aldı, ne conconlar var havası filan

/bi kez yıldırım düşmüş tam tepesine/

konuyu etraflıca sordum soruşturdum baktım ne anlattığı belli değil okuldan bir arkadaşa gittim o anlattı olay şuymuş değerli okur öğrenirler;

alternatif akım yemişim ben, elektirikte dalgalı akım olarak da bilinen akım şekli imiş.
hani bi tarafımız elektiriğe çarptığında çekebiliyoruz ya elimizi işte bu akımın alternatif olduğunu gösteriyormuş.

...101010101010...

...010101010101...

doğrultusunda seyir halinde olmakta olup yukardaki şekile de görüleceği üzere 0 (sıfır) noktasından da geçmekteymiş. bu sayede akım sıfırlanmakta elimi çekebilmekteymişim.

/prizlere gelen elektrik misal!/

birde doğrudan akım şeysi var ki o adamı incitir türden;

doğrudan akımlara temas adamı kömüre çevirmekte, moleküllerin tamamen değişmesi ve elektiriğin bir parçası olması itibariylede zaten bırakmasa da olur muhatabı etmekteymiş.

/akü bide pil de buna misal olsun bakalım!/
/desene ev işleri öldürmüyö, e ben evlenirim o zaman!/

19.9.09

Bayram Şekeri Al Öyle Git!

sabah daha afyonum patlamamış, 20 dk olmuş ki ben uyumuşum. kapı yokum evde ayağını yemeden çalmaya devam ediyor.

/kuş sesi zili ama bildiğiniz kuş değil önceki hayatında dinazormuş mesela!/

hani sırf gıcıklığına atlet don katı da açarım ben o kapıyı ya hadi bozmayalım tipimizi. hiç üşenmedim girdim duş aldım

/kapı ötüyor!/

en cici elbiselerimi giydim, parfümümü sıktım en ücra noktama kadar, tam açıyorum derken aynada saçları gördüm hemen jöleli bir müdahale ile saçımı da hallettim. çok cici olmalıydım

/zira o saatte gelen bu kadar inat insan kişi, olsa olsa hayati bir işareti bağrıma basacak bir evliyadır düşüncesi mevcut bende!/

oldumda! yaklaşık sıkılmadan yarım saat öten kapıya vakur tavırlarla yaklaşıp kapıyı açtım ve unuttuğum bir günü kuyruğa girmiş takriben 16 çocuk ellerinde poşetle hatırlattı. arefe günü!
hadi bea ulan bugün son mu oruç düşünceleriyle girdim çocuklara çikolata verip kafalarını okşamak suretiyle az biraz şirin göründüm. hüzün yaptım çok az, kapattım kapıyı uyudum anasını satim!

/burda zaman hızlıca akıyor şimdi!/

uyandım! herşeyin farkındaydım artık bugün arefe günü, yarın bayram, ramazan bitti, mesaj mı atsam millete, bloğa mı yazsam, komşularıma mı sarılsam telaşesiyle caddeye çıkıp turlamak fikrinde durdum.

/nerden nereye!/

evime yeni geldim bilgisayarı da az önce açtım. bayram namazını bekleyemedim;
bayramınız mübarek olsun efendim!

/ayrıca çocukları da severim!/

18.9.09

Uyuyamamak Problemdir!

sözlüğe yazıyorum bir de blog yapıyorum diyorsanız bazı sosyal mesajlar sizin elinize de bakar demektir. gelelim cümlenin hamile olduğu yavruya;
uzundur yatamıyorum,

/ne hoş bir şimdiki zaman tadı değil mi?!/

hani önceleri nasıl yatamıyorum soruları soramayacak kadar uzun zamanım kalmadığı için belki de bilincin halı altına süpürmüşlüğüm olabilir. ama resmen özlüyorum yastığa 5 kala uyku haline geçişime şaşırmadığım günlerimi.

/çok da fifi diyenlere konunun alayınızı ilgilendiren bölümü geliyor!/

bu özlem içerisinde sabah kalktım hemde bütün gece yatamadan. hiç üşenmedim açtım google babayı, araştıralım dedim insan neden uyuyamaz.
sonuç şaşırtıcı; zaten çoğunuz uyuyamıyormuşsunuz. %90 gibi hemen hemen bütün sülalemin içerisinde bulunduğu büyük çoğunluk uyku sorunu çekiyor buluyormuş kendini yastığa kafayı koyduktan sonra. %90 ın içinde hemen hemen hiç çocuk yok

/bebek demiyorum bak türkçemi kendine bulaştırma!/

istatistikler giderek acayipleşirken sorunu açıklamış üroloji uzamanı bir teyze

/şaka ya ne ürolojisi hem de teyze zuhaha!/

deniyor ki;

içinize attığınız tüm tepkiler uymanıza nanik çekiyor. yani bir gün boyunca küfredilecek yere ben terbiyeliyim ayarı çekerek, kafa göz dalınacak yerde hadi büyüklük bende kalsıncılık tamam adamı dış dünyada ahlaklı yapıyor ama uyuku sorununu da yanında getiriyor. yukarda bahsi geçmişti çocukların hemen hemen tamamı hemen uyuyabiliyormuş diye.

/çıkarsamayı da siz yapacaksınız artık!/

tepkilerinize mani olmak suretiyle uykunuzu b.k etmeniz sizi geceleri şu kitaı okudum mu acayip uyuruma götürebilir ama tıp yemiyor böyle şeyleri sayın okur uyurlar... tıp diyor ki; tepkilerini delikanlı gibi ortaya koymayanların alayının ta...

/ki tıp böyle şeyler söylemez; sorun uyuyamıyorum!/

gibi değilde abi rahat olun ya kimseye söyleyeceğiniz içinizde kalması patlar, uyuyamazsınız, uyudum sanar uykunun dinlendirici devresine geçemezsiniz, sonra hiç olmadık şeylere çatarsınız diyor.
gelelim sosyal mesaja; takma herşeyi diye sizi teskin etmeye çalışanlardan başlayarak uykunuzun hesabını sorun ve o %10 luk halk içinde "psikopat" diye adlandırılan süpersonik uyuyan insanlardan olun!

Ben tıpa güvenerek yazıyorum sinirlendirmeyin elimde kocaman bir beyzbol sopası var artık.!

17.9.09

Cem Garipoğlu Yakalandı!

fifi bak ne diyorlar!

şimdi artık bir ton yakalandı mı, teslim mi oldu, ak sakallı dedeler mi rüyalara girdi, millet kafayı mı yedi, ak parti işimi? muammer güler adam mı? erken seçime gidilir mi gidilse ak parti yine %50yi devirir mi tartışmalarının fellik fellik olacağı şahsımın bir süre protesto nedeniyle televizyonlardan uzak kalacağı bahtsız, yersiz, kolpa haber.

/aşağısı aşırı isyan içerir. klavyeyi patlatırım la ben bunun kafasında diyenler okumasın!/

bir mesele eğer bir millet meselesi haline getiriliyorsa ilkin sorulmalıdır; bu mesele neden millet meselesidir? elbette olay kötü bir olaydır. her ne kadar rahmetli münevver kardeşiminde sağlam ayakkabı olmadığı söylensede

/ki ölü. ki... tamam tamam anladınız!/

olay cinayet olayıdır ve devlette kendine düşen en baba mesleği icra ederek zanlısını, suçlusunu, şahidini, işpikçisini bulacak, yeri gelecek öttürecek ama sonuca ulaşacaktır. ancak malesef bizim devletimizde bu olay iki türlü yanlış işlerlik göstermekte;

1- bizim ülkemiz tam siyaset ülkesi, bir olay oldu mu illa ki siyasete bağlanır, yanında olduğumuz siyasi görüş keşke olsacılık havaya estirilirkene karşı görüşe ver yansın edilir hatta bazı bazı siz öldürdünüze bile getirilir.

/boku çıkana kadar siyaset!/

2- bizim ülkede bir olay ses getirecekse illa ki zengin bir aktör bulunur. bakınız bir, iki örnekle

/bir, iki derken ben bir tane vercem sizin aklınızda milyontanesi canlanacak!/

vakti zamanında selçuk üniversitesinde okuyan bir öğrenci arkadaşın boynunu kestiler, öldürdüler ama bizim haberler tık demedi, sözlüklere konu olmadı, kimdi peki?

/kim kimdi değil mi?!/

ankarada alayı bilkent' te paralı süper sonik öğrencilik süren 7 arkadaş vardı doğalgaz zehirlenmesi nedeniyle

/yüklemi hepiniz biliyorsunuz o yüzden yazmaya tenezzül etmiyorum!/

peki tam bu olaydan bir hafta sonra 9 kişilik ailenin yok oluşunu hatırlayan var mı? yada edirnede sobadan zehirlenen genci hatırlayan? efendim olay birilerinin ölümüne üzülmeme değil, hepsi elbette birilerinin evladı üzülmemek elde değil ama nedir bu ikicilik? parası olan daha kıymetlicilik? bu ezicilik? günlerce şehit haberi veriyor haberler, 30 saniyeyi geçmiyor

/nereli oldukları, annelerinin baygınlıkları, babalarının geçirdiği şok dahil.!/

günlerce neydi bizi bu kadar enterese ettiren şey sadece bir cinayet mi? elbette hayır. garipoğlu ailesinin mal varlığı ve karabulut ailesinin elinde bulunan medya gücü. şöyle tecelli eder efendim; basın karabuluta der ki bu adamlar gırla para sahibi. artık kızın gitti. başla sabah sabah sedalara, anahaber bültenlerine sonra da garipoğluna de ki hele aç paranın kesesini basından gazı alan karabulut alır soluğu orda burda. gün gelir bu para işleri ifşa olur sonra bi bakarsınız ki karabulut deli şakası yapıyor millete. birgün perihan mağden ablam bir yazı yapmıştı, gün gelir linki de konur;

/da an itibariyle saat geç oldu bilahare diyelim!/

o zamanlar biz 14 şehit vermişiz bağırlar can yakıyor

/korkmak yok hiçbirinin ismini sormayacam!/

hiçbiri cem kadar münevver kadar medyatik değildi. bir türk bayrağı vardı üstlerinde o da zaten onlara yeter havasındaydı. perihan ablam şöyle diyordu; o şehitlerin 4 ü teşfikiyeden, 4 ü ortaköyden, 3 ü de leventten kaldırılsa acaba bugün hala terör diye birşey konuşur muyduk?

/ki bu bi ton millete alüminyum cant kapağı oluyordu zaten.!/

hasılı kofti, yersiz, olağan, doğal bir haberdir.

/anlayana bu kadar kelime!/

15.9.09

Call Of Duty 4 ve Zaman Manyaklığı!

okurum, yazarım, dikkat kesilir, küfreder, şakalaşırım bazende oyun oynarım. Fifa serisini takip etmişliğim vardır mesela 97 den bu yana, call of duty' nin ilk oyununu oldukça kıytırık bulmam nedeniyle delta force takipçiliğim sürdü bir zaman o da bilgisayarımın şu an elinizdeki cep telefonundan daha az işlevli olması nedeniyle

/elinizdeki cep telefonuyla başladım, daha neler biliyorum neler!/

takipçiliğimiz sona erdi bende yeni oyunlara zaten zıt gitmekteyim irticacılığıyla dos oyunlarına döndüm.

/tarih yakın tarih aklınıza 90 lar gelmesin!/

elbette oyun manyaklığım yok ama hangimizin canı arada sıkılmıyo ki?

/samimi olayım; yemeyin lan beni hepiniz oynadınız!/

sonraları yeni bir bilgisayarı valla bacım için istiyorum ayağıyla aldırdık çok şükür.

/her ne kadar bacım pek görmesede!/

benim de isteklerim değişti tabi sardırdım bir parça call of duty'e bi baktım tam benlik arada evde bile elimi silah şekline sokup adam geliyo mu la koridordan kafasına sıkmam lazım ki tek atışta ölsün şerefsiz paranoyasına girmek hoşuma gitti belki de.
komşumuzun zıpır çocuğundan geçenlerde call of duty 4 modern warfare oyununu aldım kurdum ve her zamanki sapıklığım ile oyunu en zor modda başladım oynamaya

/sadece kelimelerde değil oyunlarda da artistlik yani!/

arkadaş her bölüm benim tonla ölümüm oluyor, o kadar ölümden sonra hayata küsüyordum az daha. ben daha yeni askerliğe gidecek bir tc vatandaşıyım psikolojim inanılmaz kötü.
hele bir bölüm var oynayanlar bilir, böyle 15 sene öncesi diyipo bir bölüme götürüyor önünüzde bir tane komutanımsı dandikov

/olay çernobilde geçiyor o yüzden dandikov yoksa sıradan bir dandik!/

arkasından koşturuyorsunuz bi ton badire atlattıktan sonra bu dandikov bir artislik yapim derken düşen helikopterin altında kalıyor

/aynı zamanda; malov. salakov. öküzov. nasıl ayar etti bak yine beni!/

sizin helikopter gelene kadar görev bu adamı bi ton rus askerinden korumak. adamı taşıyıp bir yere otutturuyorsunuz o çay sigara yapıyor siz paso ölüyorsunuz.

/30 kişi dövdü beni anne!/

ta ki meşgul bir adam olduğumu hatırlayana kadar böyle 1 hafta bölümü geçemedik. sonra aklıma şu hile olayları geldi hani kullandığımda kendimi az biraz ezik hissediyorum ama inanınız ki harbi meşgul bir adam olmasam kullanmam

/ya anlamıyorsunuz! uyanamıyorum bazen iftarı kaçırıyorum!/

hileler sayesinde oyunu bitirdim oyunu oynar halde olanlar varsa süper sonik bir gıcıklık yapıp sonunu söyleyecem; o 15 sene önce bi b.ku yiyemeyerek öldüremediğiniz amcayı fokuslu bir efektle öldürüyor, oyunun verdiği ekstra uçak kurtarmaca oyununu da oynayıp oyunda emeği olanlara fatihayı okuyup kapatıyorsunuz.

/okumasaydın banane!/

yarım elma, gönül alma hesabı şimdi hilelerin yarısını sizle paylaşcam

/yok artık yemedin dimi!/

hilelerin tamamı şu şekilde;

Oyundaki “in-game” oyun ayarlarından “console” seçeneğini aktif hale getirdikten
sonra oyun içinde “~” tuşuna basınca gelen konsol ekranına önce "seta
thereisacow 1337" yazıp enter’a basıyoruz. Sonrasında daspdevmapyazıp yine
enter’a basınca oyun hileler aktif olarak tekrar başlayacak. Hata için
endişelenmeyin, return game ile kaldığınız yerden devam edin oyun tekrar
başladığında; Konsol ekranında yazılabilecek kodlar ve işlevleri:
give all:
Bütün silahları almanıza yarargod: Ölümsüzlük modunotarget: Düşmanlar sizi
görmezden gelirgive ammo: Mühimmatınızı doldururjump_height #: Yerçekimini
değiştirmenizi sağlar (Normalde = 39)timescale #: Zamanı (Normalde =
1.00)cg_LaserForceOn 1: Bütün silahlara lazer görüş desteği sağlargive :
İstenilen eşyayı verirdemigod : Ölümsüz olursunuz ancak yara alınca ekran
sallanmaya devam ederr_fullbright : Birçok şeyi görmenizi
kolaylaştırırcg_drawGun : Silahınızdan kurtulursunuzcg_fov : Bütün silahlarla
zoom yapabilmenizi sağlar.

/hile olayı alıntı tabiki de benim böyle bir yazı üslubum yok bi kere ben ağzı bozuk bir yazarım!/

3.9.09

Obamayı Pek Sevdik!

napolyon' un 1700 sonları 1800 başları
/anlaşıldığı üzere kıytırık tarih!/
mısır halkına seslendiği düz metin sahur manisi vardır. diyor ki napolyon mealin özeti olarak;ey mısır halkı, her kim derse ki bu adam bizim dinimizi parçalamaya geldi, onun bi sülalesini osmanlı imparatoru hareminde oynaş edinsin. ben acayip peygamber sevgisi taşıyan kur'an müptelası bir adamım. kim bir eşyaya sahipse, kimin bir arazisi var ise onundur elbette.
/bir çeşit herkesin elindeki kendine demek istemiş bizim topal!/
bizim derdimiz onlara sahip olanlarla değil, onlara el uzatan, osmanlı padişahına dil uzatan isyancılarla. ey imamlar, şeyhler, dervişler, abiler, ablalar sizde şunu biliniz ki biz osmanlı padişahlarının bir numaralı kankalarıyız. onların canlarını yeriz. fransızlarda 5 vakit namazında insanlardır.
/g.tünü yiyim ayağı yani!/
bize destek olacak olanlar müsterih olsun, ürkmesin, biz sizin yanınızdayız...

/jart, jurt...!/

mısır hitabelerini napolyon amca dillendirdikten sonra mısır eşrafınca çok sevilmiş, lavaş ekmek arası kebaplar, soğuk ayranlarla uğurlanmış, bir daha gelmezsen ölümüzü gör cinsinden de can ciğer olunmuş, sonraları napolyon mısıra da girerken tahmin edilebilecek üzere hiç yorulmamış.. sonraki dönem ise mısır için vur patlasın çal oynasın.

/mısırlılar vuruyor, çalıyor, fransızlar oynuyor; ağır sömürge anlamında!/

peki gelelim konunun özünü olayın mısır hitabeleri ile günümüz olayları arasındaki ikişkisine. ailece çok sevdiğimiz,
sözlükte olsa anında badilere ekleyesimiz barac obama 4 haziranda kahirede neredeyse aynı konuşmayı gerçekleştirdi,
kahireyle sağlı sollu hiçbir ilişkisi olmayan insanlar dahi adamın olumlu yanına ısındı. sanıyorum ki;


/gönül isterki bütün kahire böyle sansın!/

obamayı başa getirenler bush' un bok ettiği herşeyi temizlemek istemekte ve bunun için doğuya açılımda daha rahat hareket edebilecek noktaları sağlam öğrettiği gibi çok sağlam da bir örnek vermiş, olmuş, pişirmiş, yemeyi beklemekteler.