22.12.10

Değersizliğin Değerini Bil!

Pek değerli bir zat gelir... bellidir o göz hareketlerinden, el ovuşturmalarından, her şarkıyı kafayı sallayarak dinlememesinden öksürürden elini yumruk değil de avuç ayasını dışarı doğru göstermesinden. Değerli insanın hali başkadır hele hali başkaysa tipini anlatmaya flash tv de rüya tabirlerini sunan karı yetmez, rüyasında görse heycandan altına işer. Yekten ismi neydi diye sorsan Fatih Sultan Mehmet' ti diye fetih ister. Önemli insan mütevazi takılırsa aynı zamanda sevgilerin katlanmasına neden olur. O önemli insan susadığında, biri musluğa atıldığında yok yok ben alırım olur mu öyle şey desin de bu mütevazi önemli insanın ayaklarına pas pas olasın gelir, susadı musluğa varmaz olaydı diye çınlarsın.

Günümüzün önemli adamlarının tamamı televizyon semalarında irtifa kaybetti. Yeni önemli adamlara ihtiyacımız var. Önceleri bi Hıncal gördük mü dibine düşerdik, general konuştu mu evde en uzun askerliği yapmışlardan biri dikkkaaattt! çeker esas duruşa geçerdik, avşar kızını gördük mü aklımıza tenis değil İbrahim Tatlıses ve penis gelirdi. Şimdi kıymetleri kalmadı. Twitterda arkadaş diye ekledi mi, bir de "sabahları uyanırken o kadar zorlanıyorum  ki iyi ki köpeğim var, hayata tutunma sebebim." diye bi twit yolladı mı önemli insanlar anlıyoruz ki harbiden bizim gibi insanlar hatta biz bi de ruhsal olarak sağlıklıyız yani. Şuraya espiri olsun diye bile evcil hayvanıma gönderme yapmam. Mama yiyen hiçbir canlı benim muhatabım olamaz, olmamalı.

Eskiler Ayhan Işık tanırmış ama varlığını kimse ispat edemez. Bizim cinli hikayeler gibi birinci ağızdan hiçbir zaman duyamazsın onların hikayelerini. "Ayak bastığı toprakları göremezmişsin, hem de kocaman adamlarmış yani bakma yamalı perde de küçük bile gösteriyorlar" diye birbirini dürterlermiş kişiler, dürtüğü yemiş sinemalarda. Şimdilerde hepsi televizyonda arkadaş. Hele azcık güzel bi işin var da asgari ücretin az ötesinde maaş alıyorsan evine uydu çeker bilmem kaç yüz kanalda önemli insan izlersin. Ama önemli insanlar da önemini bilecek, birbirlerine hitabında az önemli olduklarını anlayacaklar, anlamalılar yani.

Geçenlerde yurtdışı seyyahlığı yapıp latin kızlarına türkiiiyyaaaa diye çığırtmayla, en son ekmeği 70 lerde bi fransız askerinin elinde görmüş yerlilere "dis is törkiş dılayt" diye türk lokumu ikramlarıyla voleyi vurmuş acun kardeşimizin dans programını izliyoruz. Acun önceleri gördüğünde heycandan altına işediği insanları şimdi televizyon karşısında laf sokarak para babası rolünü oynuyor. Milleti afedersin itin götüne sokuyor sonra çıkarıp itleri değiştirip tekrar kafalarını sokuyor. Paranın önemli adam paradoksunda gelinen son nokta, son önemli insan Acundur kardeşim.

Şimdi bu baldırın ve bacağın öenmli rol oynadığı dans yarışmasında ismini vermek istemediğim iki seksi şey birbirine yayın esnasında iltifat ediyorlar. Biri diğerine "ayhhh canım ne kadar seksisin" diyor ötekisi de ona "ya canım yaa tişikkür ederim sende çok seksisin gerçekten" diye iade-i teşekkür ediyor. Şimdi tamam ben de o kadınlara seksi derim, hatta dedim. Ama genel itibariyle erkeklerin seksi kelimesinden kasıtlarını;

1- Onlar birbirine seksi derken tan sağtürk'le acunun birbirine bakışlarından,
2- Benim açıklamamdan anlayabilirsiniz değerli dostlar. Elimizde benim kelimelerim olduğuna göre kastımızı anlatayım;

Seksi erkekler arasında argo tabirle tam götürmelik, bal döküp yalamalık, yutmalık, fantezia alemine bende varım dedirtecek kişiler için kullanılır. Yani sen seksisin demek; ulan tam götürülmeliksin seni böyle alsalar aralarına 5-6 erkek of of of gıkın çıkmaz yemin ediyorum... sen daha seksisin demek; o da bişe mi sen o kadar seksisin ki keşke seni bi inşaata bağlasak bi inşaat hatta bi cadde hatta ve hatta bi şehir üstünden geçse. Demeye gelir ki Acun ile Tan' ın birbirine bakışı da işte tam bu noktayı anlatmaya çalışyor.

Hey hat. Biz Hülya Avşarın resimlerini bulabilmek için google' in yok zamanında internetlerimizi bağrı açık, yağız, kıllı göğüslü, derin gözlüklü, mağrur bakışlı eylemiş neslin gençleriyiz. Önemli insanların birbirine böyle hitaplarını hayal edemedik. Sapık zamanlar yaşadık biliyoruz ve sapıklık liseli kılzarın eteklerinin havalanmasını beklemekten daha fazlasıydı. Ama önemli insanların birbirine televizyonda seksisin diye iltifat edecekleri günleri hayal edecek kadar değil. Benim içinde bulunduğum zihniyet ikiz kuleleri vurmuşlar dediklerinde ikiz kulenin meme değil bina olduğunu anladığı zaman çöktü gitti. Yerimizi daha bi efendi devire teslim ettik sanırdık biz.

Azdan az, çoktan çok gider evlat... - Önemli İnsan Çakır.

22.11.10

Nesi Garip Lan Bunun!

Ben ne zaman bişeye tövbe etsem kesin bi sevdiğimiz olaya el atıyor, ben de o eli öpüyorum, arkasını döndüğünde de kendi elimi kafama vuruyorum. Şimdi bu garip bişe mi? değil kardeşim. Ben garip bi adam değilim, garip alışkanlıklarım da yok. Hatta şimdilerde çok meşhurlaştı; "Gerçek hayatta nasılsam öyleyim. Çoh doğalım. Harbi kocaman kulaklarım var. Elbette malım lan." edebiyatına da son verdim. Samimi görüncem derken bok da etmeyelim hayatımızı. 

O kadar fakirim dedim, işsizim, tipsizim dedim kendim bile inanmadım. Babam bulmuş yazdıklarımı "azına zıçtımın çocuu 19'una giriyorsun diye aldığımız Alfa Romeo' nun üstüne 8 tane araba değiştin. Utanmıyon mu fakirim demeye! İtolu it. Bidaha seni canın sıkıldığında Maldivlere gönderim sen de bana küfret. Şerefsiz." diye bastı küfrü, bastı küfrü. Bütün gün babamın şirketinde takılmaktan canım sıkıldığı için akşamları latin dansı kursuna gidiyorum. Kızlar benimle dans etsin diye çok yoldu birbirlerini. O kadar da adele dolu, kayış gibi bi çocuğum. Arkadaş çevrem doğal olarak elit insanlardan oluşuyor. Tek zayıf yönümüz kadınlar. Her kadına "bizim" gözüyüle bakıyoruz, sonradan filmimizi bile yaptılar "Fatmagül' ün suçu ne?" diye. 

Bak yine şizofrene bağladım. Bu garip bi alışkanlık olabilir mesela kendimi bi bok hissetmediğim anda kafada lacileri çekip, oraya buraya fırça atan patronun zengin piçini oynuyorum. Kendime bi geliyorum anam bağırıyo "galhsana lan manyah makarna yaptım yoğutnan ye!" diye. Azcık internette gözüm bişeye kaçmış olsun, azcık oyalanmış olayım hemen başlıyor "ahh yemekler soğudu, doğal gaz israf oldu, ah ben bunu doğuracağıma kocaman ossursaydım Allahım ahh!" diye. 

Üçün beşin hesabını yapmaz annem. 0,03ün 0,05 in hesabını yapar. Ben üniversiteyi bitirdiğimde doğan çocuk okula gider olmuş, anam beni hala otobüslere kendimi öğrenci diye yutturmam konusunda derin taktikler verir. "Göz göze gelme, hemen parayı ver git, bişe sorarsa dilsiz taklidi yap, yemezlerse vallaha param yoh de, azcıh acındır gendini..." gibi. Bu da onun garip alışkanlığı demek ki. ahaaha aslında ne garipmişiz lan biz.

Gelelim mevzuya mim olayını bitirdim ben. Artık mim olaylarını nezaket çerçevesi içinde kabul etmiyorum. Mimlendirmeyin beni anama söylerim o bloğunuzu caaarrttt diye ortadan yırtar söyliyim. Ama mimi yollayan bidost. Yani azcık gören göz bu insanı kırmaz arkadaş. O yüzden bu yazı 3. paragrafa kadar sürüyor. Hem hazır bazı kendime küfretmekten yorulduğum mevzular var onları da paylaşırım nolmuş ki dimi beya?

Blog Yazıyorum

En son şu yazıyı yazdıktan sonra bitirmiştim yazma işini. Ondan sonraki her yazıya son yazı bu diye başladım. Aradan geçmiş bilmem kaç ay hala yazıyorum. Bu benim bilmem kaçıncı bloğum gençler. Onları da hep bu son blogtu kapattım bitti diye kapattım. Ama ona bi dur dedim. Artık blog kapat-aç yok. Yazmamak var. Ama öyle kolay mı lan kafada adamın ırzına geçen kelimelerden kurtulmak. Aradan en fazla 10 gün geçiyor başlıyor kelimler beynimde ur olmaya. Üst üste 2 defa arka sıradakileri izlesen vazgeçemiyorsun lan. Nerde kaldı yazmayı bırakmak. Yani bu bir yetenek meselesi değil. İstek-arzu meselesi. Yazmaya yeteneğim olduğunu hiç iddia etmedim ama yazmak istiyorum. Dayanamıyorum zaten yazıyorum. Tuhaf, garip bi alışkanlık gerçekten...

Testereye Gidiyorum

Ölüm hepimizin gerçeği. Tanrıya inananın da inanmayanın da ortak donesi aynı "üç günlük dünya..." Tabi üç günlük tabi ölüm var, tabi ölcez de kardeşim Allah ölümün de hayırlısını nasip etsin. Ne ölümler var testereden bildiğimiz..

Testereye ilk bi arkadaşın tavsiyesiyle gittim. Yani ben biliyorum ki o arkadaş çok narin, çok hanım bir arkadaş okumuş film hakkında bişeleri de öyle öneriyor. Hele gittik sinemanın önünde yeni sevgili çiftleri görünce ben kesin sanat filmine giriyoruz zannettim. İlk filmin afişini görenler bilirler, 

/bilmeyenler de şuradan öğrenirler./

Bi teyze var kafada enteresan bişe, ne olduğunu daha hiç testere izlememiş biri olarak hayatta çıkaramazdık. Yani çıkarsa mesela adam sevgilisini alıp ilk film diye testereye gider mi allaaaşkına? Filme girdik daha ilk yarıydı bizim yeni sevgililer ayrıldı. Kız baya çocuğa bağırıyordu salya sümük. Pek dırsmış. Bizde tırstık hatta ben filmden sonra bütün sülaleme küfrettim. Bir daha böyle bir filme girersem bu sefer bütün sülalem bana küfretsin hatta küfretmesin gelsin direkt uygulasın dedim. Bu döngü 6. seriye kadar böyle gitti. Ben her testerenin yenisi gelmiş diye duyduğumda sessizleştim,içime kapandım. Her sinemanın önünden geçtiğimde dayanamadım girdim. Her çıkışta sülalemle yine karşı karşıya geldim. 

Yani tamam bi insan öldürülür ama böyle öldürülmemeli dostum. Hatta dostum senin sorunun ne biliyor musun? Senin sorunun yok. Sorun benim gibi mallarda ki sen öldürdükçe biz geliyoruz. Yani adamı parçalara ayırdığı yetmiyor, bide adamın ölümüne mantıklı açıklamalar getirip adama ayar da oluyoruz. İğrendirirken maktülden de nefret ettiren bi film. Sonunu da nasıl ediyor da bi mantıklı, gizemli, heycanlı bitiriyorsa öyle dayanamayıp giriyorum işte. Toplamda 4 dakika film izliyorum o da genel de en sonu.. Hayret bişe.

Umumi Tuvaletlerde Enteresan İsteklerim Var

Ne geldi ki aklına hınzır çocuk? Tenim tenine mi değecek bok kokusunun içinde? Hadi diyelim bok kokusu yok olcak mı zannettin? Ulan tuvalette değil de pembe puf yataklarda olsak nolur lan pis herif. Derhal çekül huzurumdan. 

İstek şu;  pisuvar kullanılacaksa bana göre en soldaki, tuvalet taşı kullanılacaksa bana göre en sağdaki merciyi kullanayım. Yani burda bana göre sol-sağ dedim de kafa karıştırmasın size göre de aynı taraflar oluyor. Nedeni yok. Zaten adı garip alışkanlık değil mi? Ben mantıklı bi sebep sunduktan sonra neresi garip olacak ki yahu?

Yalnız Bi Yolda Yürüyorsam Kesin Çikita Muz' u Söylüyorum

Şimdi Yaşar Nuri Öztürk' ün kitap pazarlama şekli gibi olacak ama o konuya şuradaki yazımızda değinmiştik valla.

Vs.Vb. Gibi

> Bi paket çekirdeği çift elimle nefes almadan yiyorum, en son kalanını yarım saatte bitirmiyorum. Önce şöyle dişlerimin arasında gezdiriyorum, Kabuğunu dişlerime sürte sürte inceltiyorum, yavaşça içindeki tohuma ulaşıyorum. Hissediyorum, ucundan kıt kıt yapa yapa yarım saate yayıyorum.
> Asla eve gittiğim yoldan geri dönmüyorum. Kesinlikle farklı bir yol kullanıyorum.
> Yere asla çöp atmıyorum. Çünkü küçükken yere attığım çöp nedeniyle peder bey tarafından bi bayıltılmışlığım var. Yani alışkanlık değil de daha bi algıda zartlama diyelim buna.
> Kısa yazamıyorum. Bütün yazılara bir paragraf diye başlıyorum, dönüp baktığımda oha diyorum. Kısa yazanlara özeniyorum ama uzun yazanları seviyorum bak ama.



8.11.10

New York' ta 5 Fısalmış Balon!

New york'ta beş minare ye gittik bugün. Toplumsal verilerin içinde kaydı, feysbuk hesabı, cep telefonu olmayanlar bile ordaydı.Mahsun tam artiz olmuş kardeşim. Helal olsun. Ama filmlerinin en sonunda nedense hep bir ağlatma isteği görüyorum. Mahsuna televizyonda soruyorlar; Mahsun böyle böyle diyorlar, ajitasyon yapıyormuşsun, gözlerin kiri pasını atıyormuşsun diyorlar, başlıyor gözleri dolmaya; "on iki sene önce yazdım lan ben onu" diye. Nalakası var Mahsun? Desene ben duygusal bir vatan evladıyım. Ayıplıyor muyuz? Manyak mısın Mahsun?

Bir mısır alalım, yanımızdaki ağzında hılaç hılaç mısırı gevelerken sadece sinir olamayalım dedik. Sinir olurken aynı zamanda sinir de edelim, filmin de ayrı bir metaforu çıksın istedik. Aldık mısırımızı kolamızı efenime söyliyim, geçtik oturduk.

Tam 45 dakika reklam verdiler. Yuh dedik, arada küfrettik, birbirimize mısır filan attık... yok geçmiyo zaman. Ne filmmiş arkadaş 45 dakika reklam yahu 45 dakika. Gerçi 45 dakika boyunca daha önce 37 ekran tüplü televizyonlarda izleidiğimiz reklamlarda bi çeşit haz da aldık. Ama baydı, sıkıldık, gına geldi, mısırımız da bitti, o kadar para verip neden bu kadar reklam izlediğimizi sorguladık. Arada millet birbirinin koltuğuna oturmuş görevli onları ordan oraya sürüklerkene Allahtan birbirlerine girdiler de azcık kavga gürültü oldu zaman geçti.

Film başladı. Başları tamamen ekşın. Ama bi yandan da kıllanıyorum yani bütün bu ekşınlar zaten fragmanda vardı daha olur mu olmaz mı, oldu da olmadı, vurdu da kırdı, aha herifin karısı hristiyan çıktı derken ilk yarı bitti. Havada böyle gözle görünür şekilde bi manyama ortaya çıktı. Kimse bi bok anlamadı, noludu, kim kime vurdu derken kimse yerinden kalkmaya fırsat bulamadan ikinci yarı başladı.

Yani dedik ya fragmanlar bünyeyi kıllandırdı diye. Bünye doğru yerden yapmış gıdı gıdıyı. İkinci yarı tek bir ekşın olmadı arkadaş. Millet Mahsun'un dağda hanımını kurda kuşa yedirmiş ayı gibi fink atmasının nedenini çözemediğinden, en yakınındaki mısır paketlerini kemirip kemirip Mahsuna küfretti. Yani "senin derdin neden bizi o kadar gerdi" filmine dönüştü bi anda.. Anadık mı sonuna kadar bişe, yer yer işe... Ama böyle gizemler çözülürken vay canına gibi değil de daha bi hımm şeklindeydi tepkiler.

Sonunda nihayet o Mahsun'un final ağlatış sahnesi geldi. Sinemada göz yaşlarında yer yer boşluklar gözlendi efenim. Ben herkesin o duygulandığı son sahneleri izleyemedim bile. Yanımdaki yarmanın ağlayışı tee 3 sıra önlerini bile duygusal sele gark etmiş, ben döndüm adama bakıyorum. Böyle korkutucu bir ağlama olamaz kanka. Resmen ben adam ölüyor sandım. Karanlıkta bişe de görünmüyor, yanındaki kadının sesi geliyo arada "bülent lütfen sakin ol yağğ" diye. Tam rezillik.

Film bitti arkadaşım. en çok ağlayanlar salonun önünde bekleyen diğer matine sosyetesine kızarık gözleri göstermemek için kalkmadılar yerlerinden. Ağlamış gözlere merhem niyetine ıslak mendillerle ıslak gözlere deva aradılar.

Şimdi tabi fragmanlarda iki üç el silah sesi, azcık taramalı, biraz operasyon havası, bir iki havada uçan insan beğenide de uçma yaratıyor ama işte bastın mı bir mp3 player parası filme, bide istediğin gibi çıkmayınca fıs oluyorsun. Annemin haberi olsa o filme o kadar para verdiğimden, beni beş minareye gerer üstümde cuma namazı kıldırır yemin ediyorum..

O değilde millet Kurtlar Vadisi Filistin' in fragmanı kesinlikle izlenmeli. Filmini siz bilirsiniz. Bence fragman iyidir.

6.11.10

Fişlenmiş Beyinler Aşkına!

Oturun çocuklar. Sessiz olun bakim. Ders başlıyo kırmiiim bi tarafınızı. Fişlerden devam ediyoruz...

Evet şimdi tekrar ediyoruz;


At Ali' yi tekmele

4. sınıflardan Ali diye bir çocuk getirdi öğretmen sınıfa. Ali ata bak dedi o da döndü baktı. Anladınız demi yavrularım dedi. Yavrular anladı. Anladık ki öyle yekten ata bakmak suratta mal bir ifade bırakıyor. Çocuk aklı işte o zamanlar çok içerledik kırsal eğitim öğretime. Yavrular olarak biz sanıyorduk ki bizim orda at çok diye ata bakıyor Ali. Aynı Ali misal izmirde olsa Ali avrada bak olacak Ali de avrada bakarken o mal ifadeyi değiştirecek. Ata bakmak ve mallık kaderimizdi sandık.

Olayın daha önemli tarafı; Ali' nin ata bakışını anca pratik yaparak öğreneceğimizi düşünen beyinler her sabah yaradan ne kelimeler yaratmış dedirten kelimelerden anlamadığımız cümlelerle yeminler ettiriyordu. Anasının ak sütüne karışmış omega3 lerle, ballarla, muzlarla beslediği, asker çocuğu zekası taşıyan yumru elli badem gözlü bebelerin ezberleyip, okul camiasına tekrar ettirttiği andın hala ne boka yaradığını bilim açıklamış değil. Ne dediğimizi anlamadığımız için de hayatımızda ilk kez ettiğimiz yeminin heycanını yaşayamadık. Arada bilime saygımız, sevgimiz, güvenimiz de gitti. Tüh.

Emel ipe takıl kafanın üstüne yere düş!

Gömleğinin, pantolonunun çizgisi kaymış okul yönetimi 3 kişi oturduğumuz sıralarda 2 kişi oturtmaya çalıştıl bi zamanlar kabul etmedik. Bu seyreltmeye anlam da veremedik. Hadi biz sırada 3 kişi kartona konmuş civcivler gibi birbirimize sarılıp ısınmaktayız. Nedir sizi tek başınıza ayakta sıcak tutan o fizik ötesi güç?

Bilmem bilir misiniz, soğuk havada kakanızı yaparsanız çıplak gözle bokunuzun üstünden çıkan dumanı seyredebilirsiniz. Tuvaletimiz okulun arka sokağında Edisondan habersiz bir kulübeydi. 3 kişi yan yana işer, kol kola donumuzu çeker, omuz omuza donmuş musluktan su damlası beklerdik. Tuvaletimizin bu ahır özellikleri yanında unisex oluşu moden bir hava katıyordu ayrıca.

Bokumuzun dumanını seyir hali eğer biraz uzun sürerse "götüm dondu! götüm donudu!" diye o minik çıplak götünüzü okul yönetiminden birilerinin daha yeni elektrikli sobadan çektiği sıcak elleriyle ısıtmasını talep edebilirdik işte her kaosta öyle başlıyordu zaten.

Bizim oyunlarımız sınıfa taşıdığımız odunları, kömürleri "odun ve kömür ile etkin soba yakma teknikleri" konusunda uzmanlaşmış öğretmenin önüne atmak, onun o küfrede küfrede yakmaya çalıştığı sobayı yada küfreden öğretmeni  izlemek. Kömür olmuş elleri musluklar donduğu için yıkayamamak, birbirimizin suratına sürmek, eve gittiğimizde anamızdan 1 ton kömür dayağı yemekten ibaretti. O yüzden kıskancız aczık.

Ilık süt kayna Işıl' ın üstüne dökül!

Evimizin mutfak dümeni başında sümen edilmiş taze besincikler poketopun içine konulmuş pikaçu gibi fermantasyon geçiriyordu. Cillop gibi elma koyuyorsun pörsüyor, portakal koyuyorsun şişiyor, kalıp peynir koyuyorsun eritme oluyor, afedersin turp koysan anana sövüyor. Hele mevsimlerden kışsa, hele yumurta koyduysan kesin donuyor. Eksi anasının hörekesi soğuğunda donmuş yumurtaları çözmek sağlam bi küresel ısınma istiyordu ki sera etkisi yaratacak ossuruk bizde yoktu canlar.

Bu koşullar altında ılık süt tabiri sadece gaz yapan bir içecek olarak geçti kayıtlara. İçen varsa tee diğer sınıflardan belli oluyordu. Hatta doğru tarifini yapsam o kokuyu herkes tanır. Şöyle; Ilık sütün midede soğuktan buzul olması, ince bağırsağa kadar kendini mayalama çalışmalarıyla gaz olarak yumurtayla, yanmış lastik kokusu karışımı çıkan kokuydu o.

Bonus; Bana Çocukları Ziklemediniz Dedirtemezsiniz!

Yine zulümlerden zulüm beğendiğimiz bir kış ayı Süleyman Demirel geliyor diye diktiler bizi yolların kenarlarına. İt gibi titriyoruz dicem itlere yazık. Biz bir hayvandan daha çok titriyorduk. Titremekten çeneme ağrılar girdi, kulaklarım bir sarıya bir pembeye döndü. Sülüman dayıya ayıp diye montlarımızı giydirmediler üzerimize. Sanki montolarımızı giyersek "Sülü bu montların kapşonları var ya... sana girsin eylemi"ne dönüşecek olay. Selamın kavlen yahu.

 Aha geliyo aha geldi derken, bizi sevecek, oyuncak verecek sanırken akşama doğru önümüzden siyah siyah arabalar geçmeye başladı. Bitanesinin içinden bize bakan kel bi adam. Bırakın durmayı resmi araçlara özgü korna bile duymadık efenim. Ne gördünüz dedi öğretmen sonradan, ne görecez aynı Ali'nin ata baktığı gibi bize bakan bi adam gördüm. Şapka? Valla onu görmedim... Ama baya baya bildiğin adamdı...

31.10.10

Tersi De Mim Düzü De Mim!

Mim olayında jübilemizi Mustafa Türkan kardeşimizin yolladığı mim ile yapıyoruz. Zaten blog olayına daha alışmamışım bu mim filan iyice sözlük zamanlarını burun önünde tüttürtüyor. Ama gerek mimin sahibi nedeniyle gerekse konusu nedeniyle bu mimden elimi çekmek mümkün değil. Mim elimize alığımız kitabımızın 55. sayfasından bir paragraf yazmayı gerektiriyor. O zaman yazalım;

"Devletin iktisadi hayata müdahale etmesi lüzumsuz. Adalet ve emniyeti sağlasın, yeter. Güven içinde yaşayanlar kollarının ve kafalarının var gücüyle çalışırlar. Ne hazin tezat? Liberalizme karşı olanlar Batıdan gelen mamüller ve lüks eşya içinde yüzüyor. İkdisadiyat için yıkıcı, siyasi bakımdan utandırıcı bir davranış. Düşünceye gümrük duvarı koymak abes. Mühim olan bir an önce iktisadi bağımsızlığa kavuşmak."

Cemil Meriç, Ummandan Uygarlığa.

3 işiye çıkıyormuş loto ancak baktık ki 3 kişiyle okey tamam olmuyor 4. müzü ekledik. Hem mimin güzelliğinden, hem de ne okuyor diye merak ettiğimizden ;

8ex-en8, Pippi Haşmet, Azzeben, Bi Dost

Hayırlı olsun efenim. Böylelikle mim olayının da mimini mimlemiş olduk. Bundan sonraki mimler için Edward ile görüşeceksiniz.

*Bakma öyle gözleri kısılıltıp yazı edit oldu patatesli pohaçam..

30.10.10

Benim De Söyleyeceklerim Vardı Ulan!

Kızların o sesi kısılasıca kriptolu kriptolu konuşmaları, karşısındaki erkek suretine, mimiklerine yaptırdıkları açma germe hareketlerinin bir anlamı olmalı. Kız konuşuyor karşında acılı bir durum anlatıyor sırıtıyor diye sırıtıyorsun. Komik bişe anlatıyor üzülüyor sen de üzülüyorsun. Ne anlatacağının kararında ne susacağının. Masadaki kül tablasının etrafında parmağını çeviriyor sen de çay bardağınla oynuyorsun. Saçıyla oynuyor, sakalını sıvazlıyorsun. Beden diline have/has takısı alan bütün salak halleri o yapıyor diye sen de present halin simple'ı oluyorsun.. Beni normalde izaha getireceğim konu mühim olmasa bu tiplerle yan masaya bile otutturamazsın. Ama brehh işte brehhh...

Neyse kız kısmı işte iki alkol aldığında başlıyor başı oynamaya. Hal bu ya başı oynayan maddelerin götüde oynar. Ha bu bide uzayda yer kaplıyorsa işte buna.. Ya ziktir et onu şimdi. Kız içti arkadaşım kısacası. Ama ne içti. İçti de çekti elini saçından, kıçından kül tablasından. İstediğim paso konuşan, anlatan kız modeli değildi aslında bişe izah etmem lazımdı ama hiç değilse elimiz oramızda buramızda değildi.. Sorularım vardı işaretleri götüme çok az mesafede pusu atmış. Def etmeliydim onun içinde cümle kurmalıydım ama kurdurmadı vatandaş kişi. Az önce her tarafı elleyen kız şimdi sadece konuşuyor ve acayip ağlıyordu. Ama anlattıkları flash tv' de kocasını küçük bacısına kayarken yakalamış kadının hazin hikayesi kadar ilginçti gerçekten.

Ertesi günü bi buluşma teklifi daha aldım. Ses çok tedirgin ve telaşlıydı. Çevresinde seksi halkalar çizmek için bir kül tablası bulamamış kadın vardı seste. Neyse benim söyleyeceklerim de arada nanay olmuş ertesinde ben de söyleyeceklerimi hızlıca söyler kalkarım dedim eyvallah dedim. Daha oturur oturmaz "dün ben sana ne anlattım?" diye sordu. İçki işte bu her kötü itirafın anasıdır bebeğim. Ben de anlattım sakince. "valla Hülyacım geçen hafta sen bide Osman bizim Tunaların evinde hoppidi hoppidi yapmışınız. Arada senin bekaret bizlere ömür olmuş. Ama bekaretin bereketi işte yanınızda hap varmış filan....". Oha dedi. Ben de gerçekten bi tarafsız gözle baktım da orda "hoppidi hoppidi" ifadesi sanki biraz kaba gibi durdu. Ama geri adım atmadım "valla sen aynen böyle anlattın. Hatta Osman şapmış bah ona bayılmışsın..." diye mevzuyu zengin içeriğe boğacaktım ki "neyse işte öyle Hülyacım" dedim kapattım. Zeytin yağı salgıladım üste çıktım. Baktılar kaliteliyim, yaprak dolmalarına karıştırıldım. Lezzetime doyulmadı. Ellerine aldılar beni hafif sıktılar sonra o dayanılmaz lezzete eriştiler.

/sen acıkmışın dayı, o yol Manavgata gider yanlış yere saptık dön geriye.../

Ağladı baya. Artık dünden kaldı da ben mi farketmedim bilmiyorum da gözleri aynen bi tavuk götünü andırıncaya kadar ağladı. Bizim konu piç oldu arada tabi. Neyse sustu yine başladı kültablasıyla uğraşmaya laa havlee demeye kalmadı yine başladı. "ya kabakulak ben kendimi niden biraz oruspu hissetim ki?"

Şimdi öncelikle taktir edersiniz ki orda "oruspu" değil "orospu" olacak. Biliyorsunuz oruspu Kemer yöresinde tatile gelen çılgın rus kadınlara çılgın türk gençlerinin koyduğu genel bir isim. Bir diğer konu "biraz orospu" diye bişe olmaz. O küçültme kelimeleri böyle şeylere küçüklük sıfatı versin diye ortaya çıkarılmamış. Ayrıca öyle sevgiliyle hoppidi hoppidiler de hemen kızı orospu etmez. Ama kadın kesin eder. Sorgusuzca sevişmiş her maktülde görüldüğü gibi Hülyada' da sorgusuzca sevişmeden sonra yapılan sorgulamanın getirdiği pişmanlık var. Ama o pişmanlığın süresi genellikle 3 ile 7 gün arasında değişir ki bu süre zarfından sonra Osman'a tekrar telefon açılır tekrar zarf atılır.

Ama esas dikkat edilmesi gereken mevzu, o göz yaşları hiç bir vakit doğum kontrol haplarının yerini tutmaz. Sonra nur topu gibi bi çocuk haberi aldığında Osman büyük ihtimalle "aradığınız kişiye ulaşılamıyor" kadar uzak bir yere taşınır, siz de o nur topunu nerenize sokacağınızı şaşırırsınız. Ha bunda Osman' ı ve ırkdaşlarını yaradılış olarak pesefenk olarak görürseniz o zaman yanlış olur. Öyle her cinsel talebin arka planına "erkeklerden nefret ediyorum. hepsi kocaman bi pesefenkmiş" dersek, Fatmagül sosyolojisini anlayamayız.

Tabi benim Hülyaya konuşacağım konu prefabrik bir evin çatısına kaynak oldu gitti. Ama şu kadar söyliyim; durum çok vahim.

foto sahibinin eline sağlık

21.10.10

Yavaş Hırslı Çocuk Belin İncir!

Selam gülhane çocuğu. Sen yada siz alayınız yada topunuz. Kendini nasıl karizma bir şekil istersen öyle an, andır ama anırma. Ben seni yazı bitene kadar  dillidüdük diye anacağım. Sonrasında bunu değişmek senin elinde. Bunu bir zeytin dalı belle öyle başla...

Dillidüdük nedir? neye yarar? neden sen?

Dilli düdük nedir, neye yarar?

Dillidüdük av mevsimi, beyni anca o düdük kadar sese yeten genellikle beyinleri kuş kadar bilemedin çük kadar olan hayvancıkları avlamakta kullanılır. Ayrıca tarkan şarkısıdır ki o da senden bana hediye olsun. Şimdi ilk paragraftan yükselttiğin adrenaline bir tatmin-i ego olarak. 

Sakinleş düdük. Senin sandığın kadar belinden aşağı vurmayacak bu çocuk sana. en azından senin vurduğun gibi vurmayacak. Bil ki kelime yeri gelir savunma sanatı olur yeri gelir mizah olur ki o da nerene vurur belli olmaz. Aman dikkat.

Gelelim neden dillidüdüksün ona.

Bak gözlüklü. Çıkar at gözlüklerini duyumsa, sağı solu gör. Sahibin saldırırsın korkusuyla taktı onları ama sen kendine güven. Farkılığa her sinirlendiğinde 10 a kadar say. Ötme ve kişneme tedbil-i mekandaki ferahlığı götüne hizzala serinlet onu ve kendi doğrularına yenisini eklemeye çalış. Korkma! Yer yer üstünü çiz. altından apostorof çek ben sana bunları yapabilirsin diye söylüyorum. Yapamayacağını bilsem git bi pet şişeye çişini yap ama sonradan sakın içme diye nasihat veririm.

/bah burda beyinsiz değilsin demek istedim!/

Şimdi dillidüdük. 4 mevsimin aynı yaşandığı 4 köşenin aynı yere baktığı bir tek kutuplar vardır /ki kutup ayıları öpsün seni/ oralar bile 4 gözle beklemez herşeyi kendi istediği gibi görmek isteyeni.

Tek cümlelik sorunsal yapabilirdik mesela "sen kimsin"le başlayıp "godumun hüdüğü"yle biten, araya nahoş kelimelerin serpiştirildiği ama yakışmaz. Ne yakışmaz sorusunun yanıtı; dillidüdük olmak.

Klavyeyi görünce insanlığın kaybetmeyi ben mirc zamanlarında kaldı sanardım. Ne çok da gelmiş senin gibi nicesi. Şaşırdım. Hayret.

Bak senin bu hümanizma karşıtı tavrın beni ziyadesiyle tahrik etti gerçekten ve sana bir iki nasihat etmek geldi içimden yitiğim. Yiğit değil bah yitik. Dünya olmuş olalı senin gibi yitikler geldi. Bu da bundan sonrasında da olacağının işareti.

Fikrin mi var? O zaman birşeyler bilmen lazım;

Senin için bir de maddeliyorum hayrına. Sen de oku artık ne çıkarsa bahtına düdükçüm.

1- Fikrini adam akıllı savun. Götüne taktığın poşeti bir çıkar içindeki sıçmıklara bak ve bizi de düşün. Biz o kokuyu çekiyoruz yapma.

2- Türbanlı kız da sevişir düdük, Hatta 3 kilo kusuncaya kadar içkisini içer. Kabul et. Hakaret etme. Ha içmenin sevişmenin tekeli senin elindeyse bu gidişe bir dur de. Ama ne dedik?; Klavyeyi görüp de hayvana dönüşmeden insan gibi. Yok sevişmenin, göt göstermenin, içip içip kusmanın tekeli sende değilse burada "sana ne" sorusu devreye girer ki bakma öyle sinirli sinirli. Bişey soruyoruz cevap ver sana ne?

3- Öyle başa Atatürk' ü koyupta miğferini kutsaldan edinme düdükçüm. Çok bayat oluyor zira. Statükonuzun sonuna gelmiştik hatırladın mı? Millete onun bunun arkasına sığınıyorsunuz diyordunuz Atatürk' ün tam arkasından sonra delikanlı olan arkasına sığındığını bıraksın da kendi olarak gelsin demişlerdi. Herkeşler de kabul etmişti. Delikanlı olamıyorsan raconu bozma bari.

4- Gaza gelme düdük. Altına yorum yapanlar senin copy/paste sürümün bunu unutma. Ha uzun, ince, puslu bir yolda kendi kendine gaz vermişsin, ha o yorumlardan gaz almışsın. Aynısının biraz pembesi..

5- İlla insanlıktan çıkacaksan hayvana değil, bitkiye dönüşmeyi dene. Tamam klorofil edinmen zor olacak ama hiç değilse yeşilliklerden olacaksın. Birilerinin öttürdüğü düdük değil, rüzgarda salınan bir ot olacaksın. Bak bu önerimi iyi dinle. İnsanın elinde düdük olmaktansa, rüzgarın kafanı çevirdiği ot olman senin için daha kıymetlice olur. Ayrıca bizim gözümüzde senin...

6- Eleştiriye açık ol diyecem ama kapasiteni de o kadar zorlamak istemem. Sen sen ol ben seni yine sen diye severim. Ben ve biz. Hatta hepimiz.

7- İnsanlara açık/kapalı diye bakmayacaksın düdükçüm. Açığı da kapalısı da insan. İnsan bu ya hata da yapar doğru da. Kimsenin kapalısı bunu yapamaz açığı şunları yapamaz deme hakkı var. Ben var dedim sen yok anla. Şimdi beyin kıvamını bilmediğimden tersli düzlü yazılyorum. Hangisi denk gelirse...

8- Genelleme yapma düdük. Şimdi ben çıkıp bütün dillidüdüklerin kamışı çüke benziyor, demek ki hepsi küçücük bir çük desem zoruna gitmez mi? Gider... O zaman kitabını aç ve "kişinin kendisini başkası yerine koyma durumu"

/empati/

konusunu oku. Hayatta hep lazım o konu sana. O konuyla alakalı soruyu yapamazsan korum seni sınıfta. Hadi sağlıcakla...

8 maddeye bir de not yakışır...

Sana git dindar ol demiyorum. Ki ben gitmediğim bi yere genelde kimseyi göndermiyorum. Sana yazı etiketi olarak şunları sunuyorum ordan kavra; saygı, sevgi, hümanizma, yıkılan statiko, yatsıya kadar yanan mum.

Bu manyaklığa şu sebep oldu;

18.10.10

Fakir Fakirin Dostudur!

Merhaba değerli Sierra Leone halkı. Bu yazıyı size artık uluslararası bir kimliğe bürünmek ihtiyacından yazıyorum. Sizi googlda "dünyanın en fakir ülkesi" diye arattım öyle buldum. Bende çok fakir bir adamım. Önceleri sizinle ne kadar çok ortak yönümün olduğunu düşünüyordum sonra görsellere girdiğimde hemen hemen hiç birinizin sağlam bir tarafı kalmadığını görünce size ne anlatacağımı şaşırdım. Ama yine de zorluk görmüş, meteliğe zırnık atılacak kadar bile metelik sahibi olmamış insanlarsınız. Beni yine en iyi siz anlarsınız.

Siz bu yazıyı artık yabancı ünlülerin bile kullandığı "google translate" sitesini kullanarak anladığınız bir dile çevirebilirsiniz. Kendi dilinizi büyük bir ihtimal bulamazsınız ama illaki sizin kanınızı emmeyi kongo kenelerinden daha iyi bilen, hatta muhtemelen mevzu bahis kenelere kan emerek öldürmeyi ilaçlarını satmak için öğretmiş kraliçe kene bir devlet size de kendi dilini öğretmiştir. Hah işte o dile çevirir öyle okursunuz. Sıkıntı olmaz dostlar. Gerçek sıkıntı sizin için bilgisayar ne sorusu? breh. breh.

Varan -1 
Siz aşka inanır mısınız değerli Sierra Leonelılar? Bizim burda hiç rastlamadım ama sizin orda harbi kendilerini güldüren erkeklerden mi hoşlanıyor kadınlar? Yani bizim bu beyaz gençliğin diline pelesenk olmuş böyle birşey, ama ben hiç güldürdüğüm bir kızın benden hoşlandığına şahit olmadım. Ya ben harbi malım, ya da bizim kızlar biraz da ortamda hesaba bakmadan adisyonun arasına üç beş yüzlüğü koyan arkadaşları daha yanık yürekli görüyorlar.

Geçen bir düğüne katıldık ailecek. Düğünün gelini Pelin diye bir deşet-ül hülya. Ufaklıktan tanırım ben Pelin' i. Aşıktım lan işte. Aynı servisle okula giderdik, yanıma otursun diye iki yanımı da boşaltırdım da o gider arabanın en yakışıklısının yanındaki zübüğü benim yanıma yollar, onun yanına otururdu. Liseye giderken evlerinin önünde toplaşan erkek ahalisi birbirine girer o da içerden "evlerinin önü boyalı direk" şarkısını açar pencerenin dibinde kafasını seksice sağa sola sallardı. Üniversitede üniversitenin en popüler yakışıklılarıyla karşılıklı aşk yaşardı. Derken üniversiteden sonra evlendi...

Bizim bildiğimiz Pelin aşka inanırdı sonradan öğrendik ki paraya inanır olmuş onu da düğününde babası sandığımız para ihtiyacı olan üniversitelilere tango oynattıran adamla evlendiğini öğrendiğimizde anladık. Ha gönül bu tabi ne bıldırcın çocuklara kondu ona da konar dedik. Hatta ne fesatız diye fesat hasetimize sövdük. Sövdük diye dilimize acı biberler sürdük. Kıskandık dedik tövbe ettik. Ama sonradan bu amca Pelin'i kendi evlerinde üniversiteli sevgililerinden biriyle kamasutra halinde basınca iyice emin olduk. Sövdüğümüze, dilimize sürdüğümüze, tövbemize pişman olduk. Ama Pelin toplumda yapmacık bir gülücük bile sağlayamayan kocasına da çok gülerdi. Biz ordan mort olduk. Sonuçta ben ne Pelin' in kocasını aldattığı yakışıklı adamdım, ne de para babası kocası.

Varan -2

Annem bundan 9 ay öncesiydi sizin oralarda neslinin Amerikalı coniler tarafından tüketildiği Bizon kürkü aldı. Efendim annem, kapitale az biraz katkı yapmadığı zaman dudağı seyrilen bir aile dostumuzun kürk almasına karşılık yaptı bunu. Annemden gören bir apartman kadın da gitti aynısını aldı. Derken sizin bir mahalle dolusu bizonunuz daha rahmetli olmuş oldu. Babama "5 taksit 100 liradan yaptırdıh işte üsütüme heç mi bişe almiyim" diye acitasyon karışımı yutturdu. Aradan geçti 9 ay, 9 aydır anname taksit parası veren babam daha yeni çakozladı davayı. "Ulan gadın bu 5 ay değil miydi?" diye soruyor, annem "taaaamm işte 3 ay kaldı." diye babamın beyin alyuvarlarıyla çaça yapıyor. Babam dönüyor bana "ulan kabakulak biz 9 aydır buna para vermiyor muyuz?" diye soruyor ben dudak büküyorum. Hatta omuzlarımı silkiyor, sonra geri dönüyorum. Çünkü benim gördüğüm anamın retinasını bana böğürtmüş gözlerini babam görmüyor. Ama sonuçta bunlar para var ki oluyor...

Neyse... Ben Onu Dimek İstemedim Sayın Erdoğan...

Biz parayı seviyoruz değerli Sierra Leone halkı bizim sıkıntımız varsa para. Sıkıntımız yoksa yine para. Bizim aklımıza sizler gelmezsiniz. Bizim sıkıntılarımız siz olamazsınız. Bizim sıkıntılarımız sizin kopmuş kolunuz, bacağınız olmaz. Sizin uzuvlarınızın olmadığını aktaracağımız kapitalizim size satmak isteyeceği Trabzon burmalarını, Erzurum bileziklerini nereye takacağını sorgular. Sizin derdinizi dinleyenler sizin asimilasyon kıvamından çıkabileceğinizden tırsar biraz daha sizi ve uzuvlarınızı keser. Size derdini anlatacak olanlar parasızlığı size anlatmaya kalkarlar. Bu döndü kızı döngü böyle doğmuş böyle döner...

Bu dönüşe oha ulan diyenler genelde şuradalar; http://www.unicef.org/

11.10.10

Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam!

Nasıl sorunlu bir haftayı geride bıraktık değerli Rıdvan Dilmen severler. Elbette bazen çiçek açıp bazen solacağım ama ne açarken sevinecek, ne solarken üzüleceğim. Biri diğerinin bi sonraki hali sonuçta. Netekim iş bulduk diye sevinemeyeceğimi zaten daha iş bulduğumda kendi kendime mahsup etmiştim.  Çünkü ben öncelikle kendimi sonra da dişlerinin arasında kalan yemek artığını kıymıkla değil bücür parmağın tırnağıyla alan 1. dereceden akrabalarım ve onların genetik döngüsünü tanıyorum.

Ancak ilk problemimiz okyanus ötesinden;

Paris Hilton geçen yazımda kendisine “orospu” der gibi yaptığımı iddia ederek bana memesi büyüklüğünde uyarı mesajı yollatmış. Her kelimesinden google translate’ e İngilizceden Türkçeye çevrildiği belli. Zira “….böylece, bayandan Paris özür dilemek zorunda. Sen.” diye bekaretini kaybetmiş cümleyi Paskal Nouma bile kurmaz.  İngilizce anlıyorum Paris hatta sana 8 dilde “orospu” derim. Sırf ondan daha güzelsin diye annem bile beni destekler. Anadın mı? Ayrıca biz Türk milliyetiyiz yarın ortalığa Paris Hilton Türkçemize hakaret ediyor söylentisi çıkarırım posterlerin taksim meydanında yakılır. Kork bizim milliyetçiliğimizden Paris. Ayrıca şunu belirtmek isterim ki bu konunu muhatabı ben  değil, seni google da “Paris Hilton video”, “Paris Hilton sex, porn”, “Paris Hilton meme, bacak, orası burası, frikik” diye aratanlardır. Bende onların yalancısıyım. Gelme üstüme yeter artık.

Diğer sorunumuz elbette bir musluk kadar yakın

Geçen ay bizim kız kardeş kendisine iş buldu. Torpil filan araya sokunca kızın kesinlikle şehirde söz sahibi mevkilerde, boyalı dudaklar yere değince insanın içini titreten topuklu ayakkabılarla belediye başkanına atarı olan bir mevkiye geleceğini sandık. Ancak O sandıktan şu benim daha önce şarküteri işini kaçırmam nedeniyle annemle bir müddet sadece laf sokmalarda muhabbet kurduğumuz marketin kasiyerliği çıktı. Kız bi abime sorayım, öbür abime sorayım, abimin her boka gülen nişanlısıyla azcık gülüşeyim, babamın yumruk olmuş eline dikkat kesileyim, annemin çok tanıdık adamı insanlığından eden böğürtülmüş gözlerine bakayım demeden varım demiş. Diyiş o diyiş. Kızı bir daha görmedim. Sabah 9 da başlayan mesaisi gece 1 de bitiyor, izinsiz günlerin hesabı işverene “anarşist derler, gomunüst derler, terörist derler adama la!” korkusuyla sorulmuyor. Hesap sorulmayacağını anlayan kapitalist pezevenk kız kardeşi, yaptırılacak bütün ayak işlerini de yaptırıp ay sonu tam 350 lirayla eve gönderiyor.

Evde tartışma çıktı. Annem ve babam 350 liranın sahipliği için, benimle kız kardeş işe bir daha gitmemesi için, abimle nişanlısı naalakaysa alacakları yatak odası takımı için. Annem 350 lirayı ilkin cebine koydu, “bu gız yarın işe gidecek o gadan” dedi bizi susturdu. “sıçtırmayın yatah odanıza ona ben karar veririm.” dedi abimleri susturdu isyanı bastırsı sukut-u tertib hale tekrar girmiş bulunduk.

Ama gerçek problem bacıma karşı girişilmiş bu köle İsaura projesi değil, benim bu projeye karşı çıkışım. Annem herkesin isyanını başarıyla bastırdıktan sonra Calgonit reklamlarında evin karısını azarlayan usta gibi bana döndü. “O kireçlenmiş gulah resistansına zıçtırma bah çocuh! 350 ne demek biliyon mu la 350 ” diye ilkin bir zılgıt verdi sonra sakince; Daha bir haftalık iş gören olarak evde öyle zart deyince söz hakkı elde edemeyeceğimden, hayat pahallıklarına, bostana girmiş danalardan, bacımın aklına düşürdüğüm karpuz kabuğuna, deccal olmamdan o da değilse garanti satanist olmama kadar bir çok konuda istişare ettik. Benim çıkardığım sonuç; Demek ki önemli olan işverenin kapitalist olması değil. Zaten tanıdığımız bütün işverenler kapitalist. Önemli olan analar kapitalist olmasın.

Babam daha sukutunu koruyor. Babamdan kahvelerde okey oynarken yanlışlıkla okeyi yere atan kabadayıların masa erkanındaki sulu şakaları savmak için anlattıkları  hikayelerde adı geçen “kodum masaya yumruğumu” zamanını bekliyorum. Kumandayı annemin elinden alıp havaya kaldırıp “bıyıhlarımın gücü adınaaa, çüükk bendeee artııkkk, herifiiimm beeennn!!” diye kumandayla beni gösterip beni de cesur bir aslana çevirip evde hükümranlığımızı kuracağımız günleri….
Paris olayı yalan olum.  Beni daha musluk ötesi kale almıyor ne okyanusu ne ötesi. Hemen de hadi ordan demeyin. Yarın öbürgün olur mu olur, savunmamız elimizde taslak halinde kalsın. Pelin Batu’ ya filan da uyarlarız

3.10.10

Beni Bundan Sonra Süleyman' a Sor!

Değiştim lan ben. Gülüşüm, yürüyüşüm, bakışım, duruşum, oturuşum, kalkışım, öksürüşüm, hönkürüşüm, osuruşum, küfredişim değişti. Asgari ücretli bir senyör oldum ben. Ne menem bişeymiş o kadar işsizlikten sonra iş buluşun o tatlı ay sonu bekleyişi, evin her tarafında didik didik aranan üç beş madeni Türk lirasından sonra medeni hayat… İnsan iş sahibiyken daha iyi anlıyor İbrahim Tatlıses’ in tavana yapıştırdığı çiğ köfteleri, alnındaki, göğüs kıllarının üstündeki boncuk boncuk terleri parayla silmeyi…

Şu Arada Kabakulak Oğlan Der ki;

İş tanımım çok açık ve net.
Sır tutacaksın hepsi bundan ibaret.
Yapmak istedin ticaret.
Ama artık neye niyet neye kısmet.
Götünün üstünde bütün gün oturmaktan sıkılabilirsin ama sabret.
Oturmaktan büyürse götün yaparsın Sibel Canla diyet…

Hayatının en büyük kısmı nedir diye sorsalar; sır tutmak derdim. Hah işte hayatının en büyük kısmına koyalım deseler hayatımın en büyük kısmı da size kosun derdim. Öyle de severim, sayarım, korurum. Panter Emel olurum. Bu bloğu bi kere ona borçluyum. Sır tutar mısın dediler tutarım dedim. Onun sayesinde işim bile var. İyi ki sır diye bişey var ben de iyi ki onu tutuyorum…

Yeni iş bulmuş herkesin ilk 1 haftasında yaşadığı kafada şeytanın devşirmesi “acaba daha iyi bi iş bulur muydum?” sorusuyla haşır neşirim bu günlerde. En nihayetinde hayatımda daha hiç karşılaşmadığım bir işi yapıyorum ki üniversiteyi niye okudum? Zamanında üniversite yerine ikame olarak bu işe başlasaydım cillop gibi, kayış gibi, yumurta gibi bir genç olduğum zamanlarda ne kaybım olurdu? Tek kaybım bir önceki cümlede geçen “ikame” kelimesinin anlamını bilmezdim hepsi bu.

6 sene üniversiteye yedirdiğim parayı da üstüne koyarsaydım o tavandaki çiğ köfteleri İbrahim Tatlısesle beraber tavana atardık. Sibel Can İboyla benim alnımızdaki, göğüs kıllarımızın üstündeki boncuk boncuk olmuş terleri parayla silerdi. Panter Emel de istiklal meydanında “hangi hayvanı katlettiniz de yoğurdunuz da çiğ köfte yaptınız da tavana atıyonuz yaağğğ hemmde tavana yaağğ tavana!” diye “hayvanlar tavana yapışmasın” eylemi yapardı…

Yeni sektöre atılmaktaki tek sorun pisişik pişmanlıklar değil tabi. İşi hiç bilmemek, senden az biraz fazla bilene muhtaç olmak ayrı bir sorun. Hatta en büyük sorun. Diyebilirim ki kafadan asgari ücreti zaten bu sorunla beraber hak eder adem oğlu, havva kızı... Bu noktada ben işi öğretenlerde 2 grup tanıdım;

1- İşi öğretmek isteyen, öğrenmeyene ayar olan grup.
2- İşi öğretmek istemeyen, orosp... demeden Paris Hilton' u anlayan zehir çocuklara ayar olan grup.

Benim bu noktada enteresan bir tecrübem var. Bana işi öğretecek arkadaşta iş öğretecek kapasite yok. Arkadaşı dış dünyaya o kadar rahat evliya olarak kakalayabilirim ki bu işten tarikatsal prim bile yaparım. Hatta şeytanlarla haşır neşir olduğum şu saçma sapan günlerde bu fikri bi yere not bile ederim. Arkadaş Hanifi Avcı' nın ekranlarda görünen manitasından daha duru ve saf. Hiçbir şeyi bir kerede anlayamıyor ikincisinde de ne anladığını ben anlamıyorum. Soru sormuyor, cevap vermiyor, cümle kurmuyor. Şeffaf dosyadan bozma bir insan prototipi.

Olan oldu şimdi kendi kendime hadi işe girdim biraz da işe girmiş götü kalkmış bunalımı yapmayayım. İnşaat işi yapmaya heveslendiğim, akşama kadar çimento karıp akşam 20 lira yevmiyeyi elimde hayal ettiğim günleri aklıma getireyim şükredeyim azcık lan. Eski che guevara günlerimi de bitirecem. Sadakatli çalışalım azcık. Tee Ashab-ı Keyfin köpeği 100 yıl mağaranın önünde uyumuş da "ne ayak lan bunlar yattı kalkmadılar" dememiş. Hayvandan aşşağı da olmayalım diğmi. Değiştim ben.

/ziktir çekişinizi duyar gibiyim../

17.9.10

Gerçekçi Ol Dayağını Ye!

Buluğ çağının o merakla genital bölgeye bakıldığı zamanların az ötesinde gençlerin hayatlarını etkileyen bir başkaldırış izlemlenir. Yada gözlemlenir ne b.ksa... Okulda sıra dayağında "ben niye yiyorum lan!" kaldırışı, masada "o gıza ben bakıyorum lan!" kaldırışı, tartışmada "sen ahıllı gonuşacahsın annadın mı lan?" kaldırışı, "o ne lan cücük gadan bahsana buna" kaldırışı. Bu kaldırışlarda her ne kadar "lan" eki kulağa hoş gelmese de Üstad Üstün Dökmen hocamız "tabi ki siz çocuğunuza lan diye hitab ederseniz o da lan der" diye "lan" karşısında üryan gençliğe tercüman olur. O gençlikte onun ağzını yer ağzını...

Bu başkaldırılarının toplum yakası kişiliğin Afrikalıların "fiki fiki- hoba hoba" diye tabir ettiği egemen kısmını şekillendirir. Sıra dayağında herkesden fazla dayak yiyilmesi, "o gız" için arkadaş efradının toparlanması ve karşı cenaha olan "ben ölem gız benim olsun" saldırısı, tartışmaların burnun az üstüne yenilen kafayla sonlanması, vs. vb. Kişinin hayata "anasını bile züterim" enerjisi vermesine neden olur ki devamını "secret" kitabından okuyabilirsiniz.

Ancak olayın Üstün Dökmen hocamında üstünde durduğu, altını çizip affilli şekiller yaptığı noktası; şımarıklık. Şımarma güdüsünü kişi toplumdan değil tamamiyle ailesinden kapıyor ve İtalyan gençliği bütün şımarıklığıyla soruyor; kapitto?

Başkaldırının ebeveyn düzeyine geldiği noktada anne-babanın tavrı önemli bir rol oynuyor. Çocuğunun kasti olarak şımarıklığını isteyen ebeveynler lise çağındaki çocuğunun elindeki "ben aptal değilim, şımarığım" sloganlı medya markt kataloğunu, birbirinden cillop dilberleri gösterip "bahın bunu yüzünüze vurmadığınız için götümüze benziyorsunuz" mesajı veren avon kataloğunu "bunuda alcahsınn banaaa" diye gözünün önünde görünce ne bok yediğini anlıyor, ancak çok geç. O çocuk seni evden bile atar haberin olsun değerli ebeveyn. İnanmıyorsan Üstün hocama sor...

Çocuk insan kişisinin ailesiyle alakalı ilk başkaldırısı "ahanda ben evden gidiyorum lan" olmasına binayen aynı yoldan bizde yürüdük. Ben bu başkaldırışı çok düşünerek, elekten suyu eleyerek, SWOT analizleri yaparak uygulamış bir insanım. O kadar da akıllı kaldırdım. Aslında ne kadar sevildiğimi ama bir o kadar da şımartılmak istenmeyişimi izledim. Etrafımdaki genç nufus bu konuda iki renk gösteriyordu. "şüküme kadar lan! Nere gidiyosan git eşşolueşek" ciler ve "oğlum etme bah sana dilberdudağı yapam, börek yapam, saçımı sana kadayıf yapam, çay koyam,  karşıdan da taze açma alam... etme, gitme" ciler.

Tabi görmediğimiz rengi hayal edemiyoruz arkidişler. Benim abanın altından gösterdiğim orta parmak büyüklüğündeki sopaya babam at şükü kadar büyük yün çubuğuyla karşılık vermişti. Hatırladığım son cümle "demeh "lan" heeemiii lan ne demek lan godumun gepçesi!" demek ki babam Üstün Dökmen' i hiç dinlememiş, hiç... Ayıldığımda gün atmıştı. Daha nush ile uslanıp uslanmayacağım test edilmemişken, tekdir hakkımızı kullanamamışken bu kötek şımarma isyanlarını bastıran muazzam bir tedbir oldu.

Her boka iyi tarafından baktığımız zamanlar tabi o zamanlar. "Ulan babamın sevgisine bah. Bide belki aklıma yatar da kaçarım diye bayıltmış, öldürse bile candır valla billaa" diye düşünüyorum ilk etapta. Ama sonradan kah evde ismim babamın ağzından telafuz edince ayaklarımın g.tüme vurmasından, kah telefonda cevapsız aramalar içinde babamı gördüğümde ağzımın kurumasından, sağ dirseğimdeki titiretmeden, sessizce "vallaha duymadım" diye kendi kendime savunma yapmamdan yanlış giden birşey olduğunu anladım.

Bana göre yanlış giden şey aslında babama göre doğru olan "mutlak itaat ve muhabbet ile hizmet" ten başka bişe değil. Ben ve benim paralelimdeki nesil, hakkı çatır çatır yerken bakar, sonra da babasından anasından yine fırça yer. Söz söyleme hakkımızın en yakiin akrabamıza, babamıza-anamıza olmadığı dünyada ellerden hangi hakkı isteyeceğuz o da Mustafa Topaloğlu'nun bilgisinde mahvuzdur.

Üstün Dökmen hocama naçizane bir çağrı...

Yanlışsam yanlış de Üstün hocam...

9.9.10

Bayram Kutlayacak Zamanım Yok!

Çok kafama takılmakla beraber farkettiğim bir durum var. Boş gezerken insanın hiç birşeye zamanı olmuyor. Zamanın çok büyük bir kısmını uyuyarak, geri kalanını da dürrüğüne pamuk tıkadığım umutlar ve beni ne öldüren ne yücelten kuruntular kalıyor.

Umut etmek hoş duygu. Şu cümleyi bir daha okudum da ne çok isim var cümlede yav. Umut, Duygu, ben hatta biz. Umut amcamın oğlu, futbolcu. Yarın öbürgün kendisini Fenerbahçe forması altında izlerken hem izleyip hem küfredeceğim. Ayhh hayat çok acımasız Umutcum. Neyse Umut' u geçelim şimdilik. Sonra babasından girer doğruca dedesinden çıkarız zaten.. Hatta sadece ben değil Fenerbahçeli olmayan herkes. Ovvv harika bi duygu bu. Aha yine Duygu. Duygu güzel isim bak. Benim tanıdığım bütün Duygu' lar da hoş kızlar Allah için. Neyse Duygu bu hayatıma 2. girişin, üç etme, ne diyim...

Umut ve Duygu isimlerine de dokunduğumuza göre neyi umut ettiğime geçelim. Bir iş. O kadar. Yani bir insan bu kadar tamahkar olur mu? Yeni bir cep telefonu istemez mi? Şu 1999 model bilgisayarını şöyle içinen gele gele parçalayıp RAM' lerini anahtarlık yapmak istemez mi? 2 yıldır üstüne tek bir don alamadığına üzülmez mi? Yok. Üzülmüyorum. İstemiyorum. Tek istediğim bir iş arkadaş. Çünkü zaten %60' ına kendimin bile inanmadığı hayatıma artık başkalarını inandırmaya çalışıyorum.

Dün can sıkıntısından geçtim banyoya vücudumun kıllar dışında kalan yerlerini kontrol ediyorum. Tabi öyle bir yer bulamadığım için kılların altında 1 aydır su değmemiş tenin o enteresan kokusunun temelindeki, azcık elle sürtünce soyulan deriye iniyorum. Gözüme fındık büyüklüğünde bir leke takıldı. Tırsıyorum ama anlatmaya Ferdi Tayfur gerek. Koştum bi hayla anneme.

+ Kanserim ben annneeğğğğ!
- Git iş bul da çalış salah oğlum. Mal oğlum benim.
+ Ahaa ya bahsana şu bene bu ne yaaağğğ!
- Ben seni doğurduğumda vardı o gerizehalı..

Koştum gittim ufakken kızlarla banyoda çekilmiş cıbıl fotoğraflarıma baktım hemen. Harbi varmış. Fitil kullanmadan kendiliğinden geçen bir kabız kadar rahatlatıcı bir fotoğraf. Abesle iştigal bu tavır, davranış, huy, tırsış sonrasında benim isteğim yine değişmiyor. Bir iş.

Aslında bu yazının öncelikli amacı bayram kutlamasıydı. Ancak ben Bedri Baykam gibi tümden nereden geldiğim, tüme nereye vardığım belli bir adam olmadığımdan bayram kutlaması en sona bi paragraf olarak kaldı. Ayrıca nerden geldiği gerçekten belli olmayan da bir yoğunluğum var.

Tüm İslam aleminin Ramazan Bayramı' nı kutlarım gençler. Şu kardeşinize dualarınızı yollarsanız olacak diye düşünüyorum. Şimdi sorusu olan yoksa dağılın bakalım..

31.8.10

Biteviye Hayatın Günahı Olmaz!

Sabah 9 gibi uyuyorum. Daha doğrusu bayılıyorum. Akşam ezanında babamın tepişleriyle hocaya yetişiyor, tuttuğum hilleluh orucu açıyorum. Gece 2 ye kadar dışarlarda "sürtüyor", sabah 6 ya kadar internette iş arıyor, gazete, makale blog okuyorum. 6 dan 9 a kadar da Pes' te oluşturduğum karakterime yeni kariyer hedefleri üretiyorum. Adını Hakan koydum karakterimin. Zira ismin mesleklere tecellisine inanıyorum. Süleyman diye kaç futbolcu tanıyoruz ki? Ben yandım Hakan' ım yanmasın. Ama maşallah İnter'e transfer oldu kendisi. O kadar mutlu ki Hakan, vay bee...

Bu sarıtları 2 defa daha tekrarlasam kim sıkılmaz? Ben işte bu tekdüze hayatı yaşıyorum kaç zamandır. Bunları toplumsal acitasyon olsun diye yazmıyorum. Vallaha bak. Toplum bana burdan teee Avusturalya' ya kadar acitasyon yapsın ki. Gerçi böyle toplumla beni ayrıştırmaya da gerek yok. Toplumla aram iyidir çok şükür. Akşamları kendime bir farkılık yaratıp evde kalmak istiyorum olmuyor. Arkadaşlar arıyor "Bize misafir gelcek çay iççez heralde" diyorum. Akraba arıyor "size geliyoz evde misiniz" diyor sülalenin orada olmayanları hakkında dedikodu söyleşisini "arkadaşlarlayım ben" diye atlatıyorum. Evde kafa dinlemeyi tam garantiledim derken, komşu geliyor "hadi yavrum gel kapının önünde çay içelim" diyor 55 yaşındaki adamın fantezik konularının çekilmezliği yüzünden önce "yavrum?" diye adamdan gözlerimi kaçırıyor, sonra "amca ben dışarı çıkçam" diye son yalanlara başvuru hakkımı da kullanıp, kapının önündeki çılgın 55 likler görsün diye dışarı çıkıyorum. Yalan işte katre boy ilerletmiyor adamı. Sonumuz yine gece 2 ye kadar dışarda "sürtmek".

Ama Çok Atraksyonluyduk...

Bu hafta Hamit diye cinsel ergenliği 6 yaşında yakalamış komşumuz peydah oldu. Geçen oyun oynayışına tanık oldum. Eline almış bi tır. rınn rınnn sürerken kızın birini otutturmuş karşısına "hadi aç garajını tırımı sokim" diye kızın garaj önünü kapatmış. Kız "garaj?" diyor. Hamit "bah orda bah bah bah oww garajjj" diye ereksyona 10 kala bekliyor. Tamam çocuk, oyun, saf, temiz diye düşünmeliydim de. Pesefengi sonra da posta kutusuna nerden çaldığı anlaşılmayan bi mecmuayla yakaladım. "Oha" demeden geçemediğim olaydan sonra anladım ki evde en son ben farketmişim. Bizim ev Hamit' in fantezi hikayeleriyle doluymuş...

Şimdiki çocuklarda bizimki gibi "hayatında ilk kez meme görüp psikolojiyi bozma" durumunun olduğunu zannetmiyorum. En azından bizim zamanımızda vajinayı, memeyi gösteren "bah bah tam burdan" diye mekanı kalemle yuvarlak içine alan derslerimiz yoktu. Mecmualara mecburduk. Lise zamanında elime aldığım ilk mecmua Yunus diye futbolcu bir arkadaş tarafından temin edilmişti. Bizler çok edepli olduğumuz için öyle sakız ister gibi büfelerden mecmua isteyemiyorduk. Bu esnada da edepsiz arkadaşların yardımına ihtiyaç duyuyorduk tabi. Mecmualardaki kadınlarda bana nedense Pelin Batu havası veriyordu bak. Bi poz vermiş anlaşılması mümkün değil. Estetik yok. Kafadan 2 kunkul yapılmış saçlarda letafet yok. Çıplak vücutta zerafet yok. Azgın bi durum yok. Dönmüş fotoğraf makinesine çıkarmış dişleri gülmüş. Beyin üstünde oturduğunu mimiklerle ifade edememiş. Belki de adamla alakalı bilmiyorum. İşte o ilk ergen yıllarında etkiliyordu bizi bu fotoğraflar. Sanki sevişmeler hep gülerek yapılıyormuş gibi... Neyse Hamite de buradan edindiği tecrübelerin bi çüke yaramayacağını aktaralım madem...

Bir de apartmanımızda atraksyonumuz oldu çok şükür. Annemin kavgaları dışında en atraksyonlu günü yaşadık. Bizim yan dairede yaşayan "ölse de gurtulsah" kaynanası ölümden döndü. Ölümden dönüşünü annem sağladı onçün şimdi de yan dairedeki gelinle kötü aralar... Kadın ölüyor, can çekişiyor diye apartmanda bi kargaşa başladı. Annem "du hele ben bi bahim" dedi daldı evden içeri. Annemin ölüler konusunda çok önemli bir deneyimi var. Elinden az ölü geçmemiştir. En son babamın halası cildiyle alakalı bir hastalıktan yatarken "bu gadın ölür" dedi. İki gün sonra öldü. "Öleceh bahışı yapmıştı o çünkü" diye bize özetledi durumu da ölecek bakışı ne demek nasıl bir bakış annem bilir ben bilmem. Girmiş can çekişen kadının yanına bakmış baya bi gözlerine filan. "Yoh lan bu gadın ölmez" demiş çıkmış. Ambulansla hastaneye kaldırılan kadın hastaneden araba tutup geldi. İlk de bizim eve uğradı anneme sarıldı sevgi pıtırcık ohoww.. Demek artık kadın ölecek bakışımı yapmadı ne olduysa...

Geçen yine bu "farklı bir gün" anlayışıyla televizyona takıldım. 3 profesör + Pelin Batu adlı programa takıldım biraz.

/iyi insan işte mecmuada Pelin Batu diyoduk burda çıktı!/

Yine kimse anlamamış Pelin' i;  "yağ ama ben onu demedim", "yoh yaa naalakası var benim söylediğimle", "ya bişe sorabilir miyim konu koyun götüne yapışmış minik poklara nerden geldi?"  diye göğsünü germiş koca kurtlara. Pelin Batu çocukluğuma denk gelse bana çok rahatlıkla "çocukluk aşkı" olurmuş. Olmamış o nedenle ben daha "şeker kız kendy" le devam ediyorum. Bu kadın bana hiçbir duygu bahşetmiyor nedense. Ayrıca benim kendimden akıllı kızlarla pek aram yoktur. Hele benden daha akıllı sananlardan nefret ederim. Pelin Batu da beni yer yer bu iki hal arasında bırakan bir zat. Sonuç olarak kesin olan "aramız yok"u seçiyor konuyu kapatıyorum.

Bu arada umutların giderek azaldığı duaların arşa "bir iş" için yavaş yavaş "nolurki yaağğ" edasında yükseldiği, çoğu orucunu uyuyarak geçirdiğim Ramazan ayının sonuna doğru benim cephede durum böyle şimdi bakalım sizin cephelerde durum ne alemde... "fakat ozan??"

O değilde aklıma bak ne geldi. Keşke adım Hakan olsaymış lan..

***Bir iftar sonrasıydı, geğiriyordum o esnada yazı edit oldu canlar...

23.8.10

Gizemli Tesadüflerin Bariz Düzeni!

Bugün bir USB kablo için evi dağıttım. Teknolojiyle ekonominin kesiştiği o kazıklama metodunun fotoğraf makinemize sağlamış olduğu hepsinden farklı USB kablosu için. Her hafta yeni bir icatla karşımıza çıkan teknoloji alemi her ürettiği teknolojik dübüre de ayrı USB kablosu üretmiş. Aynı markanın tükürük kadar uzağındaki modelinin farklı kablosu var. İnsan evde harıl harıl kablo ararken kaybeden beynine değil o kabloyu evdeki 6 kablodan farklı icat etmiş beyinlere küfretsin diye herhal.

Daha önce şortum için dökmüştüm evi. Halıların altına bile bakmıştım palmiye desenli arka fonunda buram buram mayami sahilleri yatan ruhumu dinlendiren şortum. Evde her bokun yerini bilen anam şortumun yerini bilmiyordu. Daha da dellenip pencere pervazlarının altlarında bile aramıştım. Yılmadan çalışmalarımın devamını anlayan annem itiraf etti sonunda. Meğer ben askerdeyken bu bizim ev taşıma göçebeliği sırasında annem bu taşınması inanılmaz meşakatli şortu koymuş bi torbaya çöpe göndermiş. Çöpe götüren yavru ağzı yolda bi bakmış poşette cillop gibi şort. Gitmiş anneme "deyze ben bunu atmiyim yaf geyerim ben bunu" diye "manyah mısın gadın sen atılır mı bu lan geyilecek bişi bu atılacah deel!" mesajı vermiş vermesinde de sonuç, çocuğun şu an götünde olan mayami şortu artık benim değil. 1990 model kapakları açılmayan, radyosu çalışmayan teyip daha mı taşınır gelmiş bilemiyorum. Gerçi neyim gelmiş ki eski evden şortum gelsin. Her eski komşulardan bi arkadaşla görüştüğümde bi giysisine "ulan ben bunu bi yerden hatırlıyom" diye gözlerde flulaşma geçirmekten gerçek hayata geçemiyorum.

Tecrübelerimin bu dürtüşü bana kablonun da akibetinin farklı olmadığını söyledi. Aramaları sonuçlandırıyordum ki o anda bi karne geçti elime. Lise karnesi. Benim. Daha 1 senesini doldurmayan mayami şortum yok. Ama yerini, ismini bile unuttuğumun hatırlasamda yerine de ismine de kodumun lisesinin karnesi var. O taşınmış. Haaa demekki neymiiş? Eve gelen misafirlerimize, kabakulağın olmadığı o müsbet gıybet saatlerinde, nasıl rezil bi insanın evlat diye evde yaşatıldığı acitasyonu buradan verilmekte. Elden ele gezen karneye baş parmak çenede "uuuuuu cuk cuk cuk yazıhh yazııhh!" tepkilerinin modası kalkmadı demek. Tükenmez kalemle çember içine alınmış yerler gözüme çarpıyor. Oralar da annemin "Bahın ordaki 1 leri de 4 yapmış hep yaaahh!" ları olmalı zira okurken 4 le 1 arasında kaldığım yerler onlar.

Bi tek ben miydim o karnede notu değiştiren ahlaksız çocuk? O zaman ben parasızlıktan duvarın dibinde notları değiştirirken kırtasiyede sıra kapmak için koşturan zengin çocuklarını ilkin ahlak sözlüsüne mi sokuyordu cetvel, pergel, gönye satan yer? Çocuklar zengin fakir gözetmeksizin maddiyatına göre not değişirken büyükler kendilerine hep pekiyi veriyormuş demek. Kelimler aşkına pekiyi o zaman.

Ben eve ilk kez zayıflı karne getirdiğimde hiç tırsmamıştım. Babam "bu ne lan" diye sorarken ben üstüme bile almadım karneye soruyor diye bende karneye sordum "o ne lan cevap versene babama karne!" dedim??! "Biz sağa iyi not alasın diye yapmadıh mı bi ton bıdı bıdıyı, almadıh mı fıdı fıdıyı, anan süpürgeye benzesin diye boyatmadı mı sarıya saçlarını!" Hesap soruşları, cevap yerine atılan mal mal bakışlar, alttan titreyen pipinin ucuna dayanmış sidik tanesi... Ha bizim evde bu olurken diğer zayıfçıların evinde "ayh hakan psikoloğa mı gitsek çocuumuzun moralını şapmasak" çocuklar duymasın repliği dönmüyor tabi. Kırtasiyedeki kuyruğu, iç güdüleriyle şuursuzca sıraya girmiş kardeşlerim yapmıyor dimi sonuçta? Tabi annem anlamadığı karnenin kötü olduğunu anlayınca önüne gelene "bizim oğlan mafetti bizi gahrolduh. mafetti gahrolduh." diye kötüleme cümlesini kurmuş bütün gün sayıklamış.

Sonraki akşam tahminim tuttu. Annem babama beni dövmesi gazını verdi. Ben o gazı çok iyi tanırım. İlkin yarım saat adamın kafasını bunalık mantığa sokup, dövdürüp sonra "ahh elin gırılsın öle vurulur mu çocuğaaa" gazı. Ama babam çok şefkatli adamdı. Hayatta bayıltmadan dövmezdi. O yüzden her dayak mutlaka yumrukla başlardı. Bayıldığımı sözle, ayak dürtüklemesiyle anladıktan sonra, eşeğin sudan gelmesi, bazen abartıp eşeğin şeyine su kaçmasına yakın bitirirdi seansını. Gece saatlerinde tek başına tırsarak oturduğum odaya  "al lağn sana meyve salatası yaptım" diye 2 dilim portakal yolda yarısını yediği bir dilim elmayı  bırakır giderdi.

Önemli olan pekiyileri doldurmakmış anladık. Karnenin sol tarafı 5 ler le dolsun sağ tarafına düşünceler kısmına "valla sayın veli oğlunuz çatır çatır pekiyileri almakta ama karakter olarak pek iyi bi adam değil. Pezevengin teki afedersiniz. Evde nasıldır bilmem de okulda tam bir godoş. Yarın öbürgün okulun önünde karı bile pazarlar bu şerefsiz. Aman dikkat sayın veli." yazsalar kimse okumaz. Okuyanda "amann 2. dönem düzeltirsin orayı da" der geçer. Onu da zamanında anladık.

Şimdi anladığımız da benim evde bi şeyimin kaybolmaması için, değer görmesi için evde başkalarının da işine yaraması lazımmış /ki en çok da onu anladık.

16.8.10

Beynimi Fıstık Yeşiline Boyattım Ufkum Açıldı!

İşsizlik mahalinin saygıdeğer işsizleri merhaba. Bu satırlar tüm işsizler için gelsin. Zaten bu satırları işi gücü olan bir vatandaşın sonuna kadar okuyacağına pek ihtimal vermiyorum. İşi var, okuyorsa kesin devlet memurudur o da "hıyara bak" der, kapatır sayfayı, açar feysbuku çıkar gider. Olsun ama onları yıllarca aldığı yüzde tek rakamlı bir zamla çocuklarını adam etmeye uğraşmış babam nedeniyle seviyorum, canlarım benim. Okuma olayı böyle. Olayın birde yazma boyutu var ki işim gücüm olsa bu satırları yazar mıyım tartışılır. O halde yine "hıyara bak".

Ruhaniyete dalıpta "işim olsun bi daha yazmicam" adağı adamam. Yazmak güzel şey. Arada izleyici sayısının artışı hem yürekte uçurumdan atlayan koyun dolu bir özgüven hemde popoda %40 a varan yukarı ivme yaratıyor ki hepimizin sevdiği şeyler bunlar. Bir de yazı yazmaya alışmak var ki o ahda kötü. Biliyorum "ahda" diye bir kelime yok. "daha" kelimesiyle "ahada" kelimesi arasında kalınca üstelik klavye ve mekan benim olunca %40 lık yukarı ivmenin de bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak ğötümden kelime ürettim. İşte bu özgürlük, hür yazı yazmaya alışkanlığın ve onu sevmenin başka bir boyutu. Boyut boyutu açar. O yüzden hemen ilk cümleme geri dönüyorum. İşim olsun bir daha yazmicam adağı adamam. Lakin işim gücüm de olsaydı yazmaya başlamazdım. Bu da hayır, şer, nasip, kısmet, kaza, kader boyutu.

Soktum boyutu, sordum soruyu; İşsizler neden sevilmez?

Bilmiyorum. Ama gerçekten sevilmiyor. Ben kendime ayar oluyorum en başta o yüzden çevremdekilerin de sevmemesi aslında bizi gizli bir ortak paydaya götürüyor. Bir yere otobüsle gittiğimde milletin gözüne batıyor "bu ser-ü sefil kabakulak parayı nerden çarptı da bindi otobüse" diye. Aynı anda bende kendime sevgi dolu sözcükler sarfetmiyorum. Öz eleştirimi sapına kadar yapıyorum "ulan ne hödük adamım ben yürümek dururken otobüse biniyorum kimim lan ben hay beynime kakanikonzi".

Bu paralel nefretleşmeden benim anlaşamadığım nokta ise kıyaslanma. Tamam oturalım parasızken yediğim her halta beraber şaşıralım. Hangi ayın hangi gününü yaşadığımın farkında bile olmayışıma beraber sövelim. Orta parmak gösterelim. İki parmağımızın arasına baş parmağımızı sokup yumruk yapalım, sallayalım. Ama kıyas yapılmasın istiyorum. Başını ayağının altındaki cennet varsayımıyla annemin çektiği, grand kankaları; evlat yüceltmesini diğerlerinin evlatlarını yererek yapan teyzelerim ve merdiven başlarında eteklerini bacak aralarına sıkıştırıp oturan yüksek volümlü hanım komşular erbabı olduğu işten vazgeçemiyorlar. Tabi guruhu daha yazarken isteğimin nasıl faul bir istek olduğunu anlıyorum. Guruh kendi arasında bile 10 dakika sürekli olarak hanım hanımcık anlaşabilen bir grup değil. Benim isteğim onların önünde orjinal Mona Lisa tablosu olsa ne olur? Hangisinin daha çok Mona Lisaya benzediğiyle alakalı bi kavga çıkar ne olacak...

2 haftadır evde evin arkasına açılan markette kaçırdığım şarküteri işi yüzüme vuruluyor. Meteliksiz rezillik tatiline gittiğim sırada şarküteride çalışacak eleman aranmış. Ete katılacak az bişe kuyruk yağıyla hem müşterinin ihtiyacını karşlayacak, hem de market sahibinin gönlünde yer edecek kişi ben olmadığım için amansız bir kavga içindeyiz aileyle. Evde parayla ilgili ne sıkıntı olsa hemen akla ilk şarküteri geliyor etten iğreniyoruz. Orda çalışan şanslı çocuğu konuşuyoruz. Annem her çalışan gence olduğu gibi ona da evlat muamelesi yapmış. Yüreğinde zırt pırt yaptığı oyuncu değişikliğinde yine çıkan oyuncu ben giren oyuncu şarküterinin çiçek çocuğu..

Annemin işi gücü olan çiçek çocukları... Hepsi birbirinden kıvrak. Hepsinin ğötü başı ayrı oynuyor. Hani solucan bi çiçek ismi olsaymış da onlara konaymış. Dalyan gibi vucutlarının ardına saklanmış çiçek gibi ruhlarını bir gün yanlışlıkla girecekleri gay barda keşfedecekler bence. Loş ışıklarda, kapanan kapılardan sonra jartiyerli, adeleleri boynundan aşşaa gelmiş bi amca "dans edelim mi?" diye sorduğu anda anlayacaklar. Farkında değiller onların o şeker suratları değil annemin o içli içli "evladdıımm" inlemeleri. İşsiz kalsalar da annemin ve saz arkadaşlarının bir de o zaman görseler volfeştaynını. Beddua değil, "iyi günler teyzecim" pıtırcığına aldıkları şahane güleç yüzlere, arkalarından yapılan "aman nasıl iyi çocuk" tanımlamalarının sahteliğine samimi bir uyarı benimkisi.

Kin tutan bir adam değilim. Ancak hayatımıza kattığımız bazı ekstrem istisnalarla hayat daha renkli. Kinimin egzotik istisnasıda bu. Olmaz ya olurda bu devlette höst ulan maaşlı bir iş bulursam bu yazıyı sonuna kadar okumuş muhtemel işsiz kardeşlerimi "kabakulağın sol kulağındaki sivilcesinin üstünde güneş ışığı vurunca beyaza dönen uzun kılının merhametsiz tavrı" adlı festivale davet ediyorum. Bak böyle bir adak adanır işte. Emin olunuz ki kıymetimiz o gün anlaşılacak ve çok sevileceğiz..

12.8.10

Dutun Kollarımdan Kuracağum Şimdi!

Kendimde olan her kusurla yaptığım barış sözleşmesinin sonuna doğru geliyorum. Her gün ayrı bir kusur çıkıyor bende yavaştan sömürüldüğümü hissediyorum. Kulaklarım çok kabaydı sevdim. Dişlerimin arası 4 tane 20 lik dişe yer açmıştı aralarından fışırt diye tükürük attım. Saçlarım döküldü ekilir dedim. Ayak parmaklarım toynağa döndü, tırnaklarıma çorap dayanmadı dikilir dedim. Ulan çenem eğri ona bile gergedan kılıfı uydurdum. Ama yeter lan. Benim de en azından insana benzeyen goriller kadar insana benzemeye hakkım yok mu?

Ben böyle isyana düşecek adam değildim de bu blog ortamı yaptı beni böyle. Milletin bloğa özel yerleştirdiği resimleri içimi titretiyor. Eskiden popüleritesi olanlar ya ünlülerdi yada #zurna kanalının operleri. Ünlülerin tiplerini tartışmazdık bile. Özcan Deniz'in Mahsun' un bioxin reklamlarına özel saçlarına şimdilerde dikkat kesildik, gülüyoruz yer yer. O zamanlar yok muydu onlara benzemeye çalışan hiç de "kro" lakabı almayan yağızlar? Zurna kanalının operlerinin zaten karizması yeterdi. Tipini görmeden aşık olduğumuz operleri unutmayalım, unutturmayalım. Bu blog delikanlıları, güzelleri nerden çıktı lan?

Ben böyle tipsel olaylara hiç özenmezdim. Benim genelde özendiğim şeyler büyüklerin yaptığı benim yapamadıklarımdı. Daha 5 taş oynayamayan ben, 100 küsür taşlık okeyi bir gün oynayacağım günü bekledim. 52 kağıtla pişti değil de o karışık oyunlardan oynamak istedim. Yanımda kızla gezerken birilerinden "noluyo lan daha şük kadar boyun var türlü türlü huyun var!" diye tepki değil, "yengemi o?" sorularına muhatap olmak istedim. Öyle arabanın ön koltuğuna oturmak gibi zengin hayalleri kurmak da işin bokunu çıkarmaktı. Arkada birinin kucağında yer buldun ne ala. Öyle özenirken haddimi de bilirim..

Gevşeyen büzük yaylarının habercisi yaz mevsimi ayrı bir tatil özentisi yarattı. Artık bende istiyordum bloğuma tatil anıları yazmak. "gittik bi otele abicim sıçıyorsun daha kurumadan siparişin geliyor, ama sıçtığın kuruyor, tortuya dönüşüyor selam veren yok amk. o kadar da pis bi yer" diye anlatmak da anlatmak. Sıçmak da sıvamak. Yalamak da yutmak.

Elbette 5 kuruş parasız tatile öyle otele filan gidilmezdi. Bul bi çadır onda kal turizmi gerçekleştirmek gerekiyordu. Yine de hafif varlıklı arkadaşların iknası öncelik taşıyacaktı. Neyse ikna ettim bayasını. En uyuz olduğumuz o gelirse gelirim, şu gelmezse gelmem çiftleşmesinide başarıyla noktaladık araba bulduk sahibi daha 20 gün önce öğrenmiş araba sürmeyi ama analar daha iyisini doğurana kadar en iyisi buydu...

Elimde doğu karadeniz haritası başladık yola. Şöförümüz acemi olduğu kadar ossuruğuyla da kavga eden bir arkadaş. Arada ibrede 160 ı görünce salavat getiriyoruz oha diyoruz neden tek parça olmamıza bu kadar karşısın diye soruyoruz? Kız arkadaşımla kavga ettim moralim çok bozuk diyor. Bizde bu ayıya bi araba yüzünden dayı diyoruz onun için ayının da dayınında... Uzun saatler sonrası karadenize ulaştık. Geç bir saat olduğu için çadır kurma riskine girmedik. Arabada uyuyalım dedik ama 5 kişi arabada uyumak için çok ciddi bir rakamdı. 2 kişi inşaata gidip uyuma kararı aldı

/ben hala o 2 kişiden biri olduğum için kendimle başbaşa kalmamaya özen gösteriyorum çok pis kendimi rencide ediciğim çünkü./

Arkadaşla geçtik inşaatta attık yollukları altımıza uyumaya çalışıyoruz. O anda bi ses gürüldü bi uyandık kafamızda fenerle bize bakan karadeniz vatandaşı.Yanlış anlaşıldık...

- Uyyyyy!
+ Abi, şey biz kamp, çadır....
- Siyirunn!
+ Siyirunnn??
- Gıracağum sizi!

Zor bela arabaya ulaştık olay mahalini ivedi olarak terk ettik zira "giracağum sizi" fonetik olarak da çok ürkütücü geldi. Ayrıca karadenizli bir vatandaşımıza, kardeşimize de Alman porno yıldızı edalı hareketleri hiç yakıştıramadık.

Zehir gibi sıcakta yolumuza devam ettik. Arabada yatma olayının ne denli düşündürücü ne denli "siyirabilur" bir tehlike olduğunu gördükten sonra üşenmeden,bıkmadan, usanmadan çadırımızı kurmaya karar verdik. Yani bir tarafa gitti, üstü bir tarafa ha önemli olan mutlu olmaksa olduk. Girdik içine uyuduk hatta. Sabah kalktığımızda çadır buhuluydu. Ve Allahım sen gerçekten öyle bir koku yarattın mı? O nasıl bir kokuydu! 5 kişinin ossurarak uyuduğu küçük bir çadır da en azından "gırarum" niyetli karadenizli kardeşimiz kadar tehlikeliymiş. Ama en tehlikelisi 20 günlük şöförün kendini kanıtlamak için ovit geçidinde attığı manevralarmış. Yani sırf aynı ortamda ben ovit'i kimseyi öldürmeden geçtim aha bunlarda şahidi diye bizi göstermekse niyet çok yanlış. Çünkü arkadaşı dövmeye yeminli 4 kişi var ve çok tehlikeliler. Onlardan biri yine benim. Ama bu sefer kendimi seviyorum.

Tatil en çok annemle kardeşime yaradı. Yanmış sırtıma her baktıklarında "oyy ne kötü olmuş, ceylan götüne dönmüş yaf" diye iğreniyor, sonra da "dur orayı sen yoldun, şurayı ben yolcam" diye derimi soyma kavgasına giriyorlar. Daha gram deri soyabilmiş değilim yeminle. Ben bi bok anlamadım bu tatilden valla. Çenem eğri, kulaklarım acayip, burnum dudaklarıma değiyo, saçlarımda dökülüyo zaten..

25.7.10

Genetik Kıyamet; Annemin Annesi!

Saatin 13:31 gibi cenabet bi kafiyeyi gösterdiği sıralardı. Bu cenabet kafiye benim aynı cenabetliğe sahip biri tarafından düşünüldüğümün de ipuçlarını veriyordu aslında. İşte tam o an telefonda "Leydi Gaga" ismi belirdi. Telefonda gelen aramanın sahibini gören tüylerim ayakta birbirlerine sıkı sıkı sarılıp korku dolu anlara şahit oldular. Arayan kişi annanemdi... Annane faciasını kulak memelerindeki sararmalardan anlayan iş ve işçi bulma kurumuna kurban olasıca arkadaşlar alt dudaklarını seksice ısırdılar ve aynı seksilikte başlarını sağa sola sallayarak ortamdaki bütün kızların ilgisini çektiler. Onlar kızların ilgisini çeksin. Hatta kalksın onların masaya otursunlar. Tabi tabi onlar otursun, ben annanemin sıradaki sıradışı isteğini dinleyip tiz zamanda çözüm üretmeye zorlanayım. Hayat seni annaneme gark olasın hayaaatt...

Annanem bundan 11 sene evveli dedeyi kara toprağa yolcu etti. Dedem birçoklarının dedesi gibi zamanında pek bir mal mülk sahibiyken, rus kadınlarının mallarına mülklerine vurulunca, servetinin çoğunu para yapıştıramadan edemediği rus yapımı sütyenlerin içindeki rus memelerin içinde kaybetmiş. Dedem için St. Petersburg meydanında Rusya ekonomisine yaptığı yardımlar nedeniyle iki tarafında bıldırcın gibi ruslar elinde vodkayla plaket vermek istemişler. Neyseki o dönemler dedem için açlıktan ağzı kokacağı sefalet devri başlamış da soyumuzun bekası kurtulmuş. Dedemin 9 farklı kanser çeşidiyle ölümünü ise annanemin yürekten ettiği beddualara bağladılar. Şimdi herkes çok tırsıyor. Açıkçası ben de. Ne derse "he" de. Hede. Höde Hüde..

/bu kafiye denememi bende bi acayip buldum!/

Benim telefon çalarken milletin neyineyse herkes bi "neden açmıyon lan!" diye bakıp duruyor. Kalkıp vercem birine "al da aç la! yiyor mu?" tehdidinden sonra ne yapacaklar onu bilmiyorum. Neyse elin çüküynen gerdeğe gircem de annanneme ne diyecem. Açtım gittim anasını satim. Bi baktım karşıdaki ses kardeşimin. Anladık ki annanem bizim evde. Tam köşe koltuğa konuşlanmış o anda tüm evi öttürüyor kesin. Annem de hemen yanındaki koltukta yerini almış büyük ihtimalle kardeşimle babama sofra kurduruyorlardır. Evden firarı düşünülen kabakulak ise hemen aranmalı "hangi deliğe girdiyse" etrafının sarılı olduğunu, babasıyla kardeşinin rehin olduğunu bilmesi sağlanmalıdır.

Annanem bizim için çok kıymetli biridir. Kıymetlidir çünkü annemin annesidir. Annemin sadece annesi değil sülalesi kıymet sahibidir. O nedenle bayramlarda seyranlarda ilkin anne tarafına gidilir. Baba tarafı gizlice aranılır. Mesaj yazılırsa derhal gönderilen mesajlardan silinir. Misafir denen şey anne sülalesidir. Anne sülalesine 7 çeşit yemek "aman ne yaptım ki", baba tarafı için bir tabak makarna "itin perkini yesinler"dir. Anne tarafında düğün varsa bayılana kadar göbek atılır. Bileziğin kralı hangisiyse o alınır. Baba tarafının düğünü genellikle "unutmuşuz" adı altında "ne işimiz var bizim onların düğününde" başlıklı iptaller edilir. Anne tarafının ölülerine bağıra vurula vurula ağlanılır. Baba tarafının ölülerine "ölümlü dünya" perspektifinden bakılır. Doğduysa ana tarafınkinin kulağına ezan okunmalı. Baba tarafındaki kilise çanı çocukları. Annemin sülalesi "biz", babamın tarafı "onlar". Ne tesadüftür ki kâh annem, kah teyzelerim, annanemin sülalesini ezbere bilir, dedemin sülalesinden bir kişi tanımazlar. Bunlar babamın zamanında gözlerine vurulduğu bir kızla evlenmek isteyişinde anasına dikkat etmeyişinin sonuçları. Anasına bakmadan alınan kızın 7 cihandaki etkisi. Tecrübeyi tecrübe etmenin soktuğu boru. Ve daha fazlası için bkz: 3. sayfa haberleri.

Annanem dedem öldükten hemen sonra kızlık soyadına geçmişti. Dulum kisvesi altında oraya buraya haber göndermeye başlamıştı. Annaneme parasıyla çöp çatanlık yapan teyze nerde görse yakınıyor "anam nerden bulacaz buna muvazzaf subay hemde kurmay bide kel olmasın vaşşş" gerçekten vaşş annane. Okuma yazma öğrendi bu uğurda. Şimdi o evlilik programlarını da arıyormuş artık. Sadece onu değil sesindeki cilveyle diğer yarışma programlarına da medet demiş. Bir gün yanlışlıkla denk gelirim, çarkıfeleği ararsa dileğim odur ki; Mehmet Ali Erbil' in parmağı bana girsin de kurtuliyim.

Eminim dedeme sorsam ruslar için pişman değilim bir daha olsa bir daha yaparım derdi. Ben en azından şimdilik "haklıymış" diyorum. Annanem bizde kalmaya karar vermiş bi kaç zaman. Daha ilk günden öksürüğüm başladı. Babam odaya çekti bugün "Ankarada işim çıksa mesela gelir misin?" diye kendine kanka arıyor. Talip olduk bakalım. Bugün ayarlayabilirsek akşama Ankaradayız inşallah. Babamın işi beklememeli. Bende artık yazarken ses çıkarmasınlar diye parmaklarıma taktığım pamukları çıkarıp yatayım. Benden 1 hafta ses alamazsanız bundan sonra da yokum demektir. Selametle...

23.7.10

Bir Ossuruk Hikayesi!

Tee benim kulaklarım ultrasyonda görülmediği zamanlar ultrasyon denen karından cenine şuursuzca bakılan hede zaten peyda olmamış. O nedenle cinsiyet, beden, boy, pos gibi isim sıfatlarını belirlemek Sebahat Hatun' a kalırmış. Sebahat Hatun' un önüne para yağdıramayacak fukaralar için ayrıca 2 şık belirir, onlardan birini seçtikten sonra olay tamamen boka sararmış. Bunu bilen aile fertleri borç harç Ultrasyon Sebahattan en azından temel bilgileri almak üzere ücrete tabi ziyarette bulunmuşlar. Abim hakkındaki tüm bilgilerin noksansız doğruluğu güvende tek katre rahatsızlık yaratmamış. Rahatsızlık 2. çocuğun kattığı külfetin aileyi "ebenizikizm" ideolojisine sürüklemesi ve bu ideolojinin aslında hiç benimsenmemesi.

Doktorlara danışılmış, çocuğun alınamayacak büyüklüğe geldiği öğrenilmiş. Babam alttan alttan bişe olmaz doktorum diye kaş göz yapcak olmuş ama doktorun hediyesi prezervatifi ve kulağa fısıldanan "az biraz daha dikkat" önerisini aldığı gibi posta edilmiş. Benim doğumum mecburiyet esaslarına da girince hiç değilse nasıl bir çocuk olacağım yönünde ipuçlarını toplamak üzere Sebahat Hatuna Ziyarette bulunulmuş.

Sebahat Hatun ilkin sıyırmış annemin göbeğini koymuş elini dinlemiş de dinlemiş. Arada manasız manasız annemin babamın yüzüne bakmış. Birden başlamış. Bu bir erkek.

/artık neresi rasgeldiyse!/

Bi acayip çocuk diye devam etmiş. Çok şımarık olacak dikkat edin demiş. Tabi çok şımarık olabilirliğin çözümünü de annem pratik zekasıyla bulmuş. Bundan sonra kaliteli hiçbirşey yenilmeyecek. Paso kurufasülye, paso pilav. Arada sadece kurufasülye ama asla bir muz tüketilmeyecek. Cenine izzet-i ikram edilmeyecek. Eğer çocuk karnı tekmelerse babam da annemin karnını tekmeleyecek bu şekilde çocuğa kral biziz imajı çizilecek.

Aradan geçmiş 9 ay çocuk mocuk ortalıkta yok. Doğmaya belirti tek bir kasılma bile yok. Hadi bugün hadi yarın derken prematüre beklenen bebek süpriz yapmış mevsim normallerinin üstünde bir bekelemeye almış kendini. 10. ayın başında annem ağlıyor bi yanda, babam ağlıyor bi yanda, abim ağlıyor bi yanda, sebahat düşünüyor diğer yanda. Derken Sebahat Hatun susturuyor herkesi birden. Hani acayip bi çocuk tespiti yapmıştı. "Şimdi bu çocuk kutsal bi çocuk olmasın sakın? Doğar doğmaz annesinin karnını tekmeledi diye babasının tekmeleyişine, annesinin kurufasülye sevdasına sağlam bi küfrederse ihtimaline karşılık çocuğa mesihe benzer isimler verin. Olur mu olur" demiş. Bizimkilerde kaldırmış bütün sülaleyi ayağa. Aha çocuk gelcek bize küfredecek gelin de görün, mesih doğuruyoz mesiiihh Allahhhh affet bizi diye.

Günler günleri kovalaya dursun 11. Ayın ilk zamanları dünyaya gelmiş bulunmuşum. Yaşam doktorum aynı zamanda ebem Sebahat Hatun başımda konuşacağımı, etrafa yağrıracağım küfürleri beklerken çok sağlam ossurmuşum. Bir gün birinin ebesine küfrederde küfrettiğiniz adamın anlamsız anlamsız sırıttığını görürseniz anlayın ki o adam benim yani.

Doktorun hediyesine, önerisine aldırmayan babam büyük bir hata sonucu bir çocuğa daha ulaşmış. Neyse ki sonraları Başbakan "her eve 3 çocuk" dediydi de adamın sinirleri biraz yatıştı. Şimdi 3 çocuktan az yapmış adamlara vatan haini diye bakıyor. O da kendini öyle kandırıyor napsın garibim.

Yıllar sonra ben isyanıma annemide katıyorum. "Anne benim annem olduğunu ispatlayamazsan dübürsün!" bu isyan yukardaki gerçekleri öğrenmeme neden oluyor. Annemin o kadar zoruna gitmiş olacakki bütün ayrıntıları anlatıyor. Tabiki kız kardeşimin ve abimin hikayelerini de. Onların en çok isimlerini kıskandım. Annem abin çok nezih bir çocuktu, hiç yaramazlık yapmadı, hiç karnımı tekmelemedi dediğinde anladım abimin adının neden nezih anlamında bi ismi olduğunu. Kardeşin çok narindi. Kadife gibi teni vardı. Senin gibi yolunmuş kaz derisi gibi değildi diyor. Onun da neden narin bir isme sahip olduğunu anlıyoruz. Benim de şımarmayayım diye 3 öğün yiyilen kurufasülyesel etkiler sonucu nasıl ossurarak doğduğumu ve ossuruktan bir isme sahip oluşumu anlamış olduk iyi bakalım.

15.7.10

Okul Yolu Düz Girer!

Aile dostumuz Selami amcanın oğlu Alper okula başlayınca evde kıyamet koptu. Kıyamet alameti ne Selami amca ne de Alper. Annemin herhangi bir toplu organizasyonda, yeni elbisesine, altın dolu bileklerine, gerdanlığına, 40' ından sonra azdığına delalet kaş hizasındaki pirsingine "benden hem daha güzel, hem daha zengin, hem daha zayıf, hem daha üstü açık daha sportif" diye ayar olmuş annemin, göbeğini depeleyerek, çatık gözlere yapmacık gülümsemeler ekleyerek, göğsüne vura vura çürüttüğü sol yanıyla aklından geçirdiği cinayet senaryolarının sahibi Nesrin teyze ile annemin sidik yarışı beni daha konuşmaya yeni çıktığım yıllarda okula gitmeye zorladı. Alper' in benden 3 yaş büyük oluşu değildi önemli olan. Önemli olan Nesrin teyzenin olası ortamlarda "ben kalkayım bizim Alperin sınavı var" çalımına "Bizim oğlanında var bende kalkiyim" diye annemin yatarak Nesrin teyzeye müdahale edebilmesi, kaleciyle karşı karşıya kalmayı önleyebilmesi..

İlk kez okula kayıt için Annem eşliğinde okula gidiyordum. Aynı anda yaşıtlarımı 3 tekerlekli bisiklet sürerke bırakmıştım. Okul müdürü beni görür görmez yaşımı sordu "ben bu kadaaar yasındayım" diye elimle 3 işareti yapmaya çalıştım. Ancak o zamanlar 3 yaparken kaçan bücür parmağı baş parmağımla tutmayı akledemediğimden bücür parmağımın diğer üç parmağın yanına kaçışı 3.5-4 gibi bir anlam katıyordu. "hanımefendi bu çocuk nasıl öğrenecek bu yaşta okumayı, uzun eşek oynamayı? Hem gözlerinde de bi mallık var bunun.. kulakları da acayip..3 ü de yapamadı?" deyince annemi farklı frekansta izlemenin ayrıcalığını tattı. Annem o gece sabaha kadar babamı rehin aldı. Babamın acilen bana okumayı öğretmesi gerekiyordu. Annem de başlangıç seviyesinde okuma biliyordu ama hala "d" ile "b" yi karıştırıyordu. Bu riski alamazdı. "başak" gibi bir kelime gelebilir, yanlış öğrenme sonucu "b" yi "d" diye okuyabilirdim. Adama da ayıp olurdu ayrıca.

Nesrin teyzenin ucunda üç beş tüy barındıran, dudağının sol yanında konuşlanmış benini gülerken yukarı doğru kalkan halini görmektense babamın üstünlüğünü kabul etmek daha mantıklıydı. Babam içinse annemin susmayan, ucu bucağı olmayan sesindense bana o okumayı öğretmek daha münasip geldi. Sonuç olarak herkes düştüğü denizde bir yılana sarılmış, banada yılanın panzehir etkisine sahip idrarı kalmıştı.

1 haftalık hızlandırılmış kurs ile, hızlıca harfleri öğrendik, hecelere ayırdık, kelime oluşturduk, çok hızlıca cümleye çevirdik ve yapamadığımız yerde hızlıca dayağımızı yedik. Derken yine o gün geldi çattı. Bütün yok boyunca annem bana tembihler yağdırıyordu; okula yazılmak istiyormusun diye sorarsa "eveeet" diye sempatikçe bağırcam. "Yok yok olmaz" derse ağlayacam. "Ağlama evladım bu yaşta okumayı öğrenemezsin!" derse masaya vurup "hayır ben okumayı biliyorum" diye anaların ne dahiler yetiştirdiğini, gözler önüne serecektim. Bunların hiçbirini yapmadım. Benim yerime annem yaptı. Benden sadece önüme gelen sınıf listesinde isimleri okumam istendi. Onlara da mal mal bakınca "Oku lan! ananın dayağı adıyla oku!" göz elektiriğiyle vahiy verdi bütün bedenime. Okudum. Okula alındım. İyi bok yedim. Aferin.

Annem başlarda sevinçten kaset çalara 1990 senelerinin hit mezdekelerini veriyor göbeğini hoplattıkça "Nesriiinnn, Nessriiinnn" diye coşuyordu. Sonraları başarı olarak kıytırık aile dostum terimli aynı zamanda sınıf arkadaşım Alperin beni suya götürüp susuz getirdiğini görünce yeni planlar geliştirdi. Nabza göre verdiği mezdekenin yerini ben aldım. Aslında okula yazılmak isteyen benmişim. Ayaklarımı yerlere vurmuşum, bağırmış çağırmışım, evdekileri tehdit etmişim, bu kadar uzun cümleler kurabilmişim ama en şaşırtıcısı bu kadarını yaptıktan sonra tek bir fiske dayak yememişim. Hatta "hadi o kadar istiyorsan olsun bakalım" diye beni okula yazdırmışlar. Vay be. Bu ihtimallerin oluruna  dayanarak rahatlıkla gelecek seçimlerde tek başına iktidar Cindoruk diyebilirim o zaman.

Eninde sonunda bu iş bitti. Düşe kalka hepsini bitirdik. Küçük yaşta üniversiteye gelince çok faidesini gördüm. Millete rahat rahat artisliğimi çekiyordum. Öğrencilik zamanımda çalışmaktan kurumuş ve yıpranmış imajımın muhtelif ortamlarda "kafakağıdı" eşliğinde genç yaşta elime aldığım sazı gösterip, dinç ve sağlıklı kalmasını sağlıyordum. Bir yerde milletin aklına zekiymiş tohumu atmak, sıcak kumlardan serin sulara işemek kadar hoş bir duyduydu. Şimdi sıfırdayız o ayrı konu.

***Alper; Alper kod adlı arkadaşımız şimdilerde büyük bir televizyon kanalında ekonomi haberleri sunuyor. İsminin altına da "ekonomi uzmanı" yazıyor. Sınıf arkadaşımı her gördüğünde annemin gözleri doluyor. Nedenini hala bilmiyoruz.