29.6.10

Aşk Tornavida, Biz Civata; Yalama Olduk!

Sorunsuz ilişkilerin erkek tarafının terkedişi ile sonlanmasında esas olan grup çalışmasıdır. Uygun bir ortam, bir erkek ve erkeklerin kendi aralarında "kaşar, motor, yol" diye nitelendirdiği, sonraları dizilerde "Bihter", "Ferhunde" gibi isimlerle boy göstermiş niyetini sır gibi saklayan bir dişi.

Benim için çalışmalar içten içe şahsımın kulaklarına vurulmuş Bihter dişisinin yanında, yöresinde mevcut sevgili hakkında edilen negatif bir yorumla başladı. Sonrası "ulan benimki de böyle Bihter gibi olsa"dan,"Bu Bihter benim olmalı"ya döndü. Mevcut sevgiliye yaptığımız "ya ben düşünüyom da sen aslında şöle yapmıyosunn, böle davranmıyosun", "sen bana inanmıyosun." "boğuyosuuunn.","aklımda soru işaretleri var.. soru işaretlerime küfredemezsin!","uyuyodum" bahaneleri sonrası facebookla gönderilen "sevdim sevilmedim, seveni sevemedim" ile niyeti iyice açık ettim. Derken bir gün "arama beni" dedim kapattım.

Kuş gibiydim artık. Bihtere rahat rahat mesaj atabilir, bişiler yiyelim mi diye randevu verebilirdim. 1 hafta sonra el ele görülsek kimseye hesap vermem ama 1 haftaya ne gerek ertesi gün dururken??

Öğrendiğini duydum bu Bihteri, baya ağlamış. Mesaj filan attı hiç tınlamadım. Böyle geçti nakd-i ömrüm bir kaç zaman. Sonraları anladım boynuzumun boyutunu. Her gören erkeğin o anlamsız yarım kafa selamını. Hayvan gibi pişman oldum. Ama erkekliğin "asla bok sürdürme" esasınca hiç bok sürdürmedim kendime. Eskiye bir bakış bir ağlayış ama sadece yalnızken...

Devamlı eski gerçek aşkımı düşünüyordum. Yatamıyordum geceleri dönüp duruyordum yerimde, yorgana sarılıyordum olmuyordu, yastığa sarılıyordum olmuyordu. Yorganı, yastığı bırakıp Kayahan oluyorum, şarkı yazıyorum. Sabaha kadar mürekkep vuruyordum beyincağazıma.

Ondan ses çıkmadıkça feysbukta ortak arkadaşın daha önce çalınmış şifresiyle girip değişen fotoğrafları var mı ona bakıyordum. "Ex aşk kullanıcısı aha şimdi fotosunu değişti boku yedin kocakulak!" diye şimdi bi herifle yanak yanağa fotoğrafı çıkacak korkusuyla hıyk hıyk monitörle sevişiyordum.

Arabaya bindiğimde nerede ineceğimi unutuyordum. Evin yolunu şaşırıyordum. Ama eskiden muhabbet ortamlarında çaldığım arabesk havaların yerini halay havaları almıştı. Birileri gider üzüntüden manyaklaştı der korkusuyla. Millet meclisinde Kemal Kılıçtaroğluyla halaybaşı fotoğrafım olsa millet şaşırmazdı. O kadar mutlu görünüyordum. Ancak gel gör ki hayat aurası kalbimi umumi tuvalete çevirmişti. Çişini ederse bi hüzün, sıçarsa depresyon hapı fiyatına.

Derken o kutlu gün geldi çattı. Karar verilmiş, mesaj atılacaktı. Büyük bir konsantrasyon, ay ışığı, deniz, bir kasaya yakın bira, cep telefonu ve dolu bir şarj gerekiyordu. Beyinsel ve kalpsel motivasyonu sağladığım ve babasının uyuduğundan kesin emin olduğum bir saatte çaktım mesajı gitti. "Naber?" evet. soru işaretiyle beraber 6 karakter ama bir ilişki için büyük bir adımdı. Varsın şerefsiz operatör 6 karakter için 140 karakter kontörünü iç etsin. Hiç mühim değil yeter ki aynı karakter sayısından az biraz fazlası telefonumda gözüksün. Ertesi günü cevap geldi. O da kısa ama yürekte festival havası estirecek büyüklükte.

Mesaj mesajı doğurdu. Mesaj sayısı ebesini hörekesi olunca, hadi msn den tekrar birbirimizi ekleyelim kurları, yalvarmalar, yakarmalar, hocalar, büyüler.. derken "aslında ben o kızın kaşar olduunu biliyodum" ne salakmışız hıyarlıkları ve sonuçta eskisi gibi olmasa da hiç olmamasından daha iyi olan bir aşk prototipi.

Sonuç olarak;
Erkeklere mesajans;
erkekliğin; "bok sürdürme" esasına zıçalım.

Kızlara mesajans;
Bilinsin ki erkeklerin darbe teşebbüslerinde kendi hemcinslerinin ıslak imzaları var.

Toplu mesajans;
Biz yine ayrıyız. Ama bu sefer hiç değilse gerçekten olmuyor diye bildiğimizden.

28.6.10

Anne Beni Sev, "MiM"lendim!

Büyük kaptanımız; KaptanKirk tarafından mimlenmiş olduk. Google da "mim ne demek amk" diye arattığımız şu tahkim/terbiye günlerinde soğuk duş etkisi yarattı bu mim. Ama olayı kavramamda inanılmaz faydasını gördüm. Teşekkür ediyor sürat içinde cevaplara geçiyorum...

1. Hangi işleri yarım bırakırsın yada bıraktığın neler var?
Hangi işim tam ki? Yada servet-i zulüm edebiyatından nerem düz ki? Bir gün ensturman çalar, bir gün web tasarımı yapar sonraki gün ders çalışırım. Kurtlar vadisinin ilk bölümlerini, Aşk-ı memnunun son bölümlerini zerre bilmem. Şuraya bile daha neler yazacaktım, huyuma zıçsınlar yarım kalsın diye duruyorum.

2. Yakın zamanda kaybettiğin biri var mı?
Var. Askerlik arkadaşlarım. En son onlar beynimde anı olmak talebinde bulundular kabul ettik. Oldular ve şu an hepsi birer anı. Ama bıktım. Yeni insanlarla tanışmaktan ve onları kaybetmekten bıktım. Arkasından küfrettiğim bilmem kaç bin anımdan huzurunuzda özür mözür dilemiyorum.

3. En ağır bulduğun, sana dokunan bir yemek var mı?
Şato büryan, portakallı pekin ördeği. İki tane oldu ama idare edin.

4. Cinsellik ve aşk anlamında unutamadığın biri var mı?
Hepsinin yeri ayrı. Hepsi kendi kulvarında lider. Yerine vaktine ve durumuna göre hayallerimi süslemekteler. Ayakta alkışlıyor şu an tüylerim.. Yok lan öle biri ahahaha. babamın tokatlarını unutmam lazım önce ki yer açılsın cinselliğe.

5. Çocukken sevdiğin çizgi filmler?
Haidi. Manyak aşıktım ben o Haidi'ye Clara' yla hiç aldatmadım. Olasıdır yürüseydi Clara endamıyla bütün erkekleri mest etseydi ben yine de Haidi derdim. Yerim ben onu. Tamam biraz karakter temelli bir çizgifilm sevgisi ama, Tsubasayı seven kızlardan daha çok gerekçem var.

6. Blogger'a ne zaman kayıt oldun? Kim vesile oldu? Nereden duydun?
Arada yazı yazdığım kağıtlarım vardı bir daha görmediğim onlar yerine maillerime yazmak gibi bir fikir edinmiştim. Oradan da wordpress ile yayın hayatıma başladım. Ancak "evde ortak kullanılan bilgisayarlarda yapılmaması gerekenler" 1. maddede belirtilen; sakın özel sayfalarını açık unutup gitme maddesini ihlalden dolayı mevki değiştirmek zorunda kaldım. Buradayım. Kısaca bacımın "Şunları sen mi yazdınn terbiyesiiizzzz!" yakınması vesile oldu Blogger'a. Kimseden duymadım biliyoduk o kadarını.

7. Çok paran oldu neler yaparsın?
Bu hayaller son 1 senesine yakınını işsiz olarak geçiren bir adama kurdurulacak hayal değil. Yanlış sularda yüzmeyin, ateşlen yaklaşmayın, fotoğraf çekmek, öpüşmek, durup sigara içmek yasaktır...

Aynı süratle mimlediklerime geçeyim. Şunların suratına mim vuruyorum. Elle gösterebilirsiniz artık;

Asel
Azze
Elçin Gören
Hippilazman
Sözün Özü

Saygı, sevgi pıtırcık...

27.6.10

Bu Parça Hey Gidi Günlerden Gençlere Gelsin!

Yuh. Benim üniversite sınavına girdiğim senelerde yumurtalara gark olmuş spermler şimdilerde spermlerini konuşlandıracak yumurta arar olmuş. Yavruların sevüşme yaşı gelmiş, geçiyor... Gerçi çocukların yazık bütün cinsel umutlarını, fantezilerini bitirdiler. Bizim gibi mecmuaların o zengin arşivleriyle büyüyemediler. İnternetin tatmin ediciliği büyük bir iğrençliğe hatta Haydar Dümen' in "ya onlar napıyodu öyle haydar abi yaa" soruları karşısında çaresiz kalmasına neden oldu. Ah Ali Kırca, ah Zekeriya Beyaz, ah Deniz Baykal, ah Behlül ah...

Çocuklar hasar tespit çalışmaları için bağlamış kendilerini üniversiteye napsınlar. Son kapı son çare.. Nasıl ki "ne iş olsa yaparım abey" bizimse "bi bölüm olsunda hangisi olursa artık" da bizim. İlkini söyleyenler ikincilerden çıkmıyor mu sanki? Hem sürüsüne yumurta var üniversitelerde. Sınıf arkadaşı, aynı zamanda kankisinden yanlışlıkla olmuş çocuğu "babasını görelim" diye almayan doktora küfreden kızların oynadığı üniversite dizileri şahittir. Yaşasın spermlerin sınır ötesi harekatına tam destek veren üniversiteler!.

/Ayrıca kanki ayağının kaba etten, omurgasız bir canlı olduğunu hatırlatırım. Bırakın sayın genç arkadaşlarım bu safsataları. Hatta saf salata. Bunlardan cacık bile olmuyor milenyuma kazık attığımız şu hey gözünü sevdiğimin yıllarında.../

Kendini eğitime vereceğini iddia eden arkadaşlara da kocaman bir hassiktir çekiyorum. Hatta kopya gibi olacak ama hassiktir ordan diyorum. Değerli arkaadaşlarım unutmayınız ki sizlerin o küçük saydığınız genital bölgeniz beyninizin kullanamadığınız %90 ını oluşturuyor. O ne derse o olur demek istiyorum. Bunu ders çalışırken harflerin size sıra arkadaşınızın bacaklarını hatırlattığında fark edeceksiniz. Yeri gelmişken Einstain'a da o zaman bir hassiktir diyelim...

Çabalarınızı çok kutsal görmüyorum sevgili arkadaşlar. Üzgünüm. O eski bilmem kaç milyon öğrenciden sadece tavuk çükü kadarı girecek devri bitmiş. Barajı geçen bütün çocuklara aha sana üniversite diyor ve bunu Turkcellin çektiği her yere üniversite kurarak kanıtlıyor değerli devletim. Tabi bu arada 7 senedir kütüphanesi olmayan üniversiteler de tırnaklarını yemeye devam etmeli. Bütçe o kadar da anasının aaahalasdsası değil. Anlatabiliyorum dimi?

Biz çok sevdiğimizi kaybettik o minnacık azınlığa girecem derken. 1999 yılında iptal olan bir sınav vardı o zamanlar çok sevdiğimiz bir abimiz 1 ay ileri atılan sınav stresinden kafayı yedi. O zamandan beri 1999 la alakalı ne duysa ananıızkm tiki var. 1999 yılında açılan ekşi sözlüğü duyunca çok oluyor mesela naalakysa..

/Diğer tik sebepleri şurada liste olmuş./

Aynı zamanda bu üniversite çılgınlığının ileriki dönemlerde giderek azalacağından şüphem yok. Yeni mezunların bunalım dolu kıkırdak döngüsü hayatları birilerine ders olacaktır. Usta / Çırak ilişkisinin yeniden çiçek verdiği, çırakların suratına tokat, ceplerine para olduğu dönemi yakında göreceğiz. Güzel günler göreceğiz çocuklar yeminle.. annemin dayıları ölsün ki... Aslında ölürlerse zaten daha güzel günler görürüz, yeminle.. annemin dayıları ölsün ki...Aslında ölürlerse zaten daha güzel günler görürüz, yeminle.. annemin dayıları ölsün ki... Bak görüyon mu beni yine kısır döngüye soktular Döngü' ye kısır olasıcalar!

Neyse. Üniversite sınavına girin bakalım hele biz daha neler konuşcaz neler....

Sınav Öncesi Yapılmaması Gerekenler

Kesinlikle cinsel münasebetlerden uzak durun. Zaten o işlerin gırla döndüğü bir mekana gidiyorsunuz. Az bi durun, sakin olun.

Sınavdan önce o önerilen salak abur cuburlardan yemeyin çiş yapıyor, kaka yapıyor, hiçbirşey yapmasa ossuruk yapıyor hadi tutim ayıp derken konsantrasyonun gaz oluyor.

O gerizekalı üniversite hazırlık programlarını izlemeyin. Adamın biri çıkar çocuklarımız stresten gecelerin altına işiyor der. Durduk yere, ortada sıfır stres varken, ben stresliyim lan! ben bunalımdayım amk diye harikiri yaparsınız.

Aile bireylerinizin 7 şer 7 şer aldığı kurşun kalem, basmalı kalem, uç, dua noksası, nazar boncuğu gibi eşyaların 6 sını çöpe atın. Sonra durmadan sıradan düşen kalemleri toplarken göz yaşlarınızı tutamazsınız canlarım...

Sınav Öncesi Yapılmaması Gerekenleri Neden Sınavdan Sonra Yazıyorum?

Kim demiş? Bu gelecek nesillere bıraktığım bir öneri listesi bikerem. Seneye ve ondan sonraki seneye bi sürü seneye girecek üniversite öğrencileri adayları için şey olacak. Şey işte....

23.6.10

Hayat Adama Ağırlığınca Sıçar!

Allahım nasıl moralim bozuk, nasıl moralim bozuk. Hangi kelimenin hangi hecesine kussam da imla hatasına uğramaksızın, terbiye sınırını aşmaksızın cümle olsa. Mahsun Kırmızıgül' den yardım mı istesem? Adama şarkı yapamaz dedik, kro dedik, ulan o nasıl saç, o nasıl bakış dedik adam 2 film yaptı dağıttı hepimizi. Bana da kusacağım bir kelime söylesin 400 yıl onun çekeceği dağ filimlerinde figüran koyun olayım, inek olayım, mal olayım...

Sabah geceden kendime verdiğim gazla uyandım. Ki gazlar zaten genelde gece verilir. Olmayacak şeyler için yarı şuursuz beyin ister bütün hedefler. Benim hedefim de sabah daha kargalar bizim Şenay teyzenin balkonuna zıçmadan, Şenay teyze iade-i ziyaret niyetiyle karganın ebe ecdadına sövmeden, kocası "kargaylan mı dövüşüyon lan sapık garı!" diye Şenay teyzenin suratını dağıtmadan uyanmak, tam 15 km koşmaktı.

Hedefim 4 şey istiyordu;

1- Yukarda mevzu bahsi geçen zaman dilimde uyanmak,
2- Yukarda mevzu bahsi geçen yolu koşmak için dışarı çıkmak,
4- Sağlam bir büzzük.

/düşündüm de her boku yazmanın anlamı yok. O yüzden 3. şeyi yazmıyorum. Önemli bişe olduğundan değil ibneliğine!/

Giydim en cici yerlerinden yırtık spor kıyafetlerimi, 6 yıldır parasızlıktan değişemediğim, ayağımın 7/6 sının içine girebildiği esem sportlarımı. Derin derin aldım nefesimi başladım koşmaya... 400 metre gittim gitmedim, anladım ki ben 3. şartı taşımıyorum(*). Gittim parkın birine çayımı sigaramı içtim bi güzel, öğleye kadar takıldım. Sonra gerisin geriye eve... Arkadaşın cd/film dükanından, yalvar yakar 2 tane "PRINCO" imzalı kaçak film aldım. Tam kapının önüne geldim apartman karışmış.

Bizim, sabah sabah seda sayan programına 7000 başvuru yapmış ona bile kabul edilmemiş apartman zikenelerimiz bayğanlar, birbirine girmiş. Tabi böyle gelenekselleşmiş yüzbilmem kaçıncı apartman muharebelerinde, gerek tecrübesiyle, gerek başarıyla böğürttüğü gözleri, o dağı daşı yaran sesiyle annem sahnede. Eski apartmanımızda annem çokça tanındığı için rakipleri genellikle ikinci olmak için savaşırdı. Ancak yeni apartmanımızda anneme karşı beyhude bir birincilik telaşı sarmış gidiyor.

Kavga mevzusu apartmanın bayğan takımının "sabah sabah şu hanımın evinde toplanıp, çay, börek, açma, kısır, müjver, tatlı yaptıralım. Ocağını batıralım" toplantısında kilo ile ilgili bir tartışmayla başlamış. 4. kat komşumuz anneme "valla sende bu kilolarla şeker, kolestrol olur çok yeme istersen" önermesiyle annemin elektirik devrelerinin hemen hepsine zarar vermiş. Olay evden apartmana taşmış.

Annem kilolarıyla ultra ün yapmış. Ben kendisini tanıdım tanıyalı 105 kilodur. Ama anneme ne sorsam geçen ay 120 olan kilosundan 15 kilo vermiş, 105 e düşmüş. Bu böyle 20 küsür senedir gidiyor. Hatta üç nokta...

O kiloların %60' ından da beni sorumlu tutar. Beni doğmasa aslında tığ gibi, çubuk kraker gibi. Çok çok belki eşeğin şeyi gibi. Ama benmişim onun o tıp biliminin yetersiz kaldığı yağlarına sebep. O kilolara laf edeni de ayrıca ayırıyor çeşitli uzuvlarından, teorik ve pratik olarak.

Kadın bu hassasiyete küfrediyor. İşte tam o anda ben apartmandan içeri giriyorum. Annem kadına "6 ay oldu biz geleli öküze döndün kendine bak seğğnn!" diye bişe inledi. Bi hayla evine girdi kadın, ben şaşkın şaşkın bakıyorum. İçerden bişeyle annemi kesecek, ekşın olacak heralde diye hafif heycan var bende. Derken, kadın içerden altında bi tek uzun don, elinde renkli bi etekle çıktı. "Bah apartman şırpıntısı bah gadın orospusu bahhh ben bu eteği 6 ay önce aldımdııı. Dar geleyodu. Şindi bah gadın ben gireyom içine bide bizim gız gireyo. Gel gız buraaa gir eteğin içinee!" diye, giydi eteği, kızıda soktu eteğin içine.. Evet. Gerçekten eteğin içine kız da girdi. Ben dahil bütün apartman da bu görsel kanguru şölenini izledik.

Derken kadın beni gördü. "Aha bah oğluncunda geldi. Bi boka yaramayğan oğlunnn. Bizimkine decektim yağnına alsın, dosyalarını taşısın adam olur belki!!" diye kanguru kadar olmayan beyniyle laf çaktı anneme. Annem bi hahayytt çekti. Ki bu hahaytt sıradan bi hahaytt değildi. Bu zafere atılmış bir havai fişekti. Bu annemin zaferini kutladığı vuvuzellasıydı. Biz evde babamla tartışmlarından tanırdık bu hahaytıı. O hahayytt dedimi babam tüh derdi.

Evet. Kadın annemi zayıf noktasından vurduğunu sanmıştı. Kadın annemin beni savunacağını, bi apartmana kolpa olacağını sanmıştı. Ama hahayyt....

Bak şimdi en çok bu zoruma gitti. Ulan kavga ederler, gidin her kavga eden apartman zikeneleri gibi saçınızı başınızı yolun. Benim bi boka yaramamam sizin nasıl oluyorda ortak paydanız oluyor. Düşene herkez ama herkez mi vuruyor? Güceniyorum artık ama bak!

Bu arada moral bozukluğundan aldığım "princo" imzalı kaçak filmlerin 3 ü bir filmin 2. cdsi, 1 tanesi bambaşka bir filmin 1. cd si çıktı.

Yani bütün bu yazdıklarımdan çıkan kıssa; korsana hayır.


(*) İbnelik işte...

20.6.10

Buyrun, Artık Sevüşebilirsiniz!

Ah Ah... Çocukluğumdan beri gitmiyordum şu düğün denen, feyşın rezalete. Elbette iki karşıt cinsin birbiriyle tanışıp, kaynaşıp, gizli gizli öpüşük, koklaşık yapıp, yeri geldiğinde aslanlar/yada genel olarak hayvanlar../ gibi sevişip, bunları ömür boyu beraber yapma standart sapmasına çarpan olması çok güzel bir olay. Taktir ediyorum. En azından artık gizli gizli yapmayacaklar. Babaları, anaları hatta bizler, bileceğiz ki akşamlar sabahı zor edecek. Minik öpücükler, kocaman çocuklar eyleyecek. Biz bunları bilip, düşünecek kadar terbiyesiz, kendimize bile çaktırmayacak kadar da George Clooney oluruz. Bizi zaten birileri seviyorsa bu yüzden seviyor. "Patavatsızlık" yapmadığımız için. En azından onlar kadar sahte, onlar kadar yapmacık olduğumuz için...

Evde hengame oğlu hengame. Bacım geçen haftalarda aldığı ani bir kararla kapandı. Dedikoduyu, sigarayı filan bıraktı. Ben bu kız ne güzel efendi açılımı yapıyor, ben neden hala liboşun tekiyim diye derdimden sigarayı 2 katına çıkardım ödeştik. Annem, bacımın artık onunla karşılıklı oturup sigara içerken sırayla tüm apartmanı dedikodusal süzgeçten geçirmeyeceğini anlayınca derdinden abimin fakir aynı zamanda her gördüğümde Safiye Ayla' yı hatırlatısıca nişanlısına sigara içmesi yönünde "guzum hele bi tane yak bak alışmazsın bitaneden" torbacılığı yapmaya başladı. Abimin nişanlısı da garibim, "ayy yokk valla teyze içmiim. şey pardon anne ihi.." diye ikilemelerde kalmış. Annem, abimin nişanlısı hediye bişe aldığı zaman "annesiyim işte" diye sevgi pıtırcığı oluyor, kız sigara içmeyince de "annesi nerden oluyorum daha fol yok yumarta yok, zaten bi gözü de eğrimi ne" diye götürüyo işi.

Bacım daha yeni olduğu için daha "düğüne giderken ki başörtüsü bağlama usulünü" bilmiyor. Hepsini öğrendi, "eve erkek misafir geldiğinde usülü", "gezmeye gidiyorum usulü", "bakkaladan hemen bişe alıp döncem usülü", "çok moralim bozuk usülü" ve dahasına da şurdan ulaşıyorsunuz.

Daha önce onlarca düğüne katılmış, ilk zamanlar oturduğu yerden anca masaya konan kuruyemişlere kadar bakabilen, alıştıkça tesettürlü göbek şovuyla ünlenmiş komşumuz hemen bacımın imdadına koştu. Saatlerce bitmedi. Kapanmadan önce saç faslı vardı lüle lüle, onları dümdüz edecem diye uğraşırdı. Saatlerce onu beklerdik. Hadi kapandı, artık ciyuvv diye çıkarız sandık ama hüsran. Yani o başörtü nasıl bir model oldu kafada kimse çözemez. Hatta harika bir KPSS sorusu olur. Bilin bakalım bu başörtüsünün başı, götü nerede diye.

Düğün çok sevdiğimiz eski bir komşumuzun düğünü. Tee Oha zaman öncesinden tanırım. Aile reisinin, sünnetimde her ağlama vaziyeti aldığımda ağzıma çikolata basması bütün sünnet fotoğraflarımın ağzımda çikolatalarla çıkmasına neden olmuş. İyi de olmuş aslında. Milletin sünnet fotoğraflarında gözleri başka şeyler arıyor. Ağzımdaki bütün haldeki çikolatalar, "şuradan mı kestiler" diye çükümle alakalı sorular değil, daha çok ağzımla alakalı oluyor.

Evimizdeki manevi büyüklüğü nedeniyle bu düğüne de katılımız şahane olacaktı. Girişte gelin, damat herkesi bırakacak, bizi karşılayacaklardı. Düğün çalışanları daha biz girerken ellerinde düğün üçlüsü kuruyemiş, kola, pasta ile bizi ağırlayacaklardı. Çünkü biz önemliydik. Her gördüğümüzde sıkı sıkı sarıldığımız insanlardı. Salonun önüne geldik, kimse yok. Şimdi gircez içeri bi bakacaz herkes ayaklancak "vay efendim kimler gelmiş" diye. Girdik salona gelin, damat oynuyor. Göz ucuyla baktım bize ayrılmış masa var mı? Yok. Göz ucuyla olacak iş değil dedim göz oldum öyle baktım, yine yok. Utanmadan gittim sordum bize ayrılmış masa var mı diye. Siz?? Peki o zaman şöyle oturalım dedik, oturduk bi köşeye.

Kimsenin iplememesi bizde mallamasına bir birbirimize bakış doğurdu. Hadi şarkı bitsin gidelim kutlayalım da buradayız mesajı verelim diye geçirdik aklımızdan. Müzik bitti. Gittik kutladık. Böyle sarılacak arada ağlayacak, biz de teselli edecez arkadaşı. Arkadaş bize "saolun yaaa" dedi döndü fotoğrafa poz verdi... Bende küfrettim. Yalan yok. Düğündür dedik, geçtik oturduk..

Elbette düğün salonuna ilk oturulduğunda şöyle karşılıklı adam akıllı bakışılacak, o oynamaya kalktığında oynanılacak, halay çekerse bırcır parmaktan tutup, arada yüzüne bakıp "tey tey" diyilecek, misket oynarken arada bi omuz da ona sallanacak bir karşıt cins aranır. Bulunamazsa önündeki kuruyemişten yersin. Azcık düğün moduna da girdin mi tek tabanca çıkar pervazsız göbeklerden atarsın. Bunlar aynı zamanda benim de sırasıyla yaptığım şeylerdi.

Düğün bittiğinde o en ince detayına kadar gözüm gibi baktığım gömlek resmen elimde dağılıyordu. Oynamaktan gözümün döndüğü bir anda gömleği tam çıkarırken biri "höyt" demiş Allahtan. İşsizliğimi unutturan herşey bende böyle bir psikoloji yarattı nedense...

Ter kan içinde bitirdik düğünü. İftiralar, dedikodular havada uçuştu ama moralim en çok evin önüne geldiğimizde kapıda kaldığımızı farkettiğimizde bozuldu. 5 kişilik aile ekibimizden hiçkimsede anahtar çıkamadı. Herkes suçu "diğer çantasına" attı, bende diğer pantolonuma attım suçu. Olan gece gece çilingire gide 20 liraya oldu. Yatamadım yazı yazdım. Sonuna da illa onu ekledim. Nasıl koyduysa.... Gecenin "en koyanı"nı öğrendiğimize göre diğer "en" lere geçelim

Gecenin "En Koyanı" Dışındaki "En"leri

En Baba Dedikoducu; Bacımla dans ederken,"bah bah bah ben bu kocakulağı yine bu kızla caddede gördüm kesin aralarında bişe var bunların" diyen, 94 yaşında ölmemeyi, caddede milleti tanımayı başarmış, adını hatırlayamadığımız kişi.

En Büyük İftiracı; Daha içeri girer girmez "ayyy buuu ooo" diye beni işaret eden, uzun boylu küheylan kız. İftira. ben "o"değilim.

En Hüsrancılar; Karşılama komitesi, kırmızı halı, hafif vodkası bol kokteyl içecekler, bizi görünce ayaklanmalar, sıkı sıkı sarılıp "nerde kaldınız çok korktum gelmiceksiniz" diye yakınmalar. İşte bunların hiçbirinin olmamayışının sebebi herkes.

En Sinirler; Salonda saklambaç oynayan çocuklar, uzun eşek oynayan damat erkanı, baktığımızı farkettiğinde mini eteğini çekiştiren kızlar..

En Şekerler; Masamıza gelen bacımın arkadaşları. Özellikle; Abin mi? Hangisi? Bekar olan mıı? diye soruyu dallandırıp "Ayy çoook memnun oldummm" diyenler..

Hepsine "En" ödülü olarak, Fatih Ürekle Üsküdardaki evinde çektirdiğimiz çırılçıplak fotoğrafımızı hediye ettim. Saolsunlar....

Yok öyle bi fotoğraf lan. Ne çok seviyonuz Fatih Ürek'i Benim yalnız çekilmişi var. İsteyene onu gönderirim.

16.6.10

Hayır Adım İzdiham Değil!

Bir haftadır gerek sanal alemde, gerek manevi iç alemimde, gerek arkadaş çevremde, gerekmese daha iyi olasıca sülalemde bir dua topalaryışıdır gidiyordu. Bu sefer iş için çok yaklaşmıştım adım gibi emindim. Çünkü aranan kişi sayısı tamı tamamına 40 kişiydi ve istenen özellikler bu 40 kişiyi bile toparlayamaz nitelikteydi.

Tabi o "40 kişi bile başvurmaz" tesbitini hangi argümanlara dayanarak yaptım hatırlamıyorum. Aslında iyi ki hatırlamıyorum, çünkü bi hatırlarsam o argümanlara edeceğim küfürlerin günahını nereye koyarım onu bilmiyorum.

Yani bir yanlış anlama, şaka, merak, karşıt cinsle kesişme isteği olmamışsa bu 1000 kişi nasıl oluşmuş birinin izahını beklerim. Aksi taktirde bu işte kasıt ararım. Yok ben olaya tersten bakmışsam o zaman; aradığım kastın taktirinin aksine zıçam.

Dün gece yine annemin "karşı inşaatta kumları toplasan günde 10 lira alırsın" gibi koffik kariyer planlamasına karşı çıktım diye baya bağrıştık, küsüştük akabinde... Yatıyorum ben dedim, yatarken kendimi acayip ayara verdim "yarın kahvaltı etmeden çıkıp zittirolup gidecem şu görüşmeye, başaracam ulan başaracam..." diye. Sabah oldu yüzüm bi karış, kahvaltı hazırlanmış ama ben hiç oralı değilim. Hadi bi zeytin yiyim de dönim götümü gidim dedim. Aynı zamanda barış elçisi gözleriyle bakan kardeşime de "o zeytin dalını alırım, yerim yer! barış marış yok!" mesajı vermek için. 1 zeytin, 2. zeytin oldu, sonra hadi azcıkda ekmek alim ama bak içini yemiyorum oldu, sonra hadi ekmeğin arasına az bişe peynir, yav boğazımda kaldı bi bardak çay, ben çayı ancak saralleyle içerim, saralleden sonra kesinlikle tereyağı, bal yerim derken yine hayvan gibi kahvaltıyı ettim çıktım...

İş başvurusunun olduğu yere yaklaştıkça popülasyon artıyor. Yani hiç gelmiyor aklıma onların da iş görüşmesine geldiği ama bir yandan da bakışlardan kıllanıyorum. Bakışlarda hep o alışılmış aha bir rakip daha bakışı var. Onlar bana o bakışı atarken ben #zurna kanalını daha yeni keşfetmiş, acemi mirc kullanıcısı gibi herkese "slm, nbr" bakışı atıyorum. Derken olayın ciddiyeti ellerindeki belgelerin, benim elimdeki belgelerle aynı olmasıyla sağlanıyor.. Ulan bunlar benim rakibim diyerek birden kendime geliyorum.

Artık kendim için çalışmalıydım. Az bişe yanlarından geçerek laf toplamalı, farkedilirsem saati sormalı veya ateş istemeliydim. Ama hayır bunlar benim streste olduğumu gösteren belirtiler olurdu karşı tarafa. Ben sadece gülümsemeliydim. "Merhaba naber?" gibi, "geldim ama iş hiç umrumda değil. Keşke hepimiz arkadaş olsak" imajı çizmeli, başvurudan önce herkeste "keşke şu kulağı büyük olan sempatik şey kazansa" dilekleri yaratmalıydım.

Ancak sayısı giderek artan kalabalık bütün planları bozdu. Giderek artıyordu kalabalık. Herkes mi bu istenen nitelikleri taşıyordu?

Ali Babacan' la görüşmek istiyorum. Hayır hayır artık çok geç, Haiti cumhurbaşkanına bağlayın beni. Haitide zayıflıktan durmadan donu götünden düşen çocukların donlarını yukarı çekmek istiyorum ben. Ona da başvuruyor musunuz? Ona "lo lo" yapıyorsunuz değil mi? O zaman dağılın, noolur dağılın. Yani en azından birilerinin işi çıksın. Birileri vazgeçsin. Nolur bu kadar azimli durmayın. Bu işe benim ihtiyacım var. Benim!

Ama herkesin aklından aynı şeyler geçiyor. Gözlerinden okunuyor. Herkes bir birinin yüzüne gülüp muhabbet ederken, akıllardan "bu mal olamaz. hayır hayır ben olmalıyım!" diyor. Birilerinin zihninde kendisi için "ulan bu adam olabilir"i yaratmak istiyor. İşsizlik bu insanları ne hale getiriyor?? Bu insanları geçelim, ben ne haldeyim?

Yolda yürürken gördüğüm insanları meslek olarak tanımlıyorum;

Evet bu bir zabıta; kpss den 70 almış olmak, lisans mezunu olmak.
Evet bu bir polis; koşmak, atlamak, bilmek, sağlam küfretmek... hemde şu kadar saniye içinde.
Evet bu bir asker; askeri sınavı kazanmak.. şınav çekmek, mekik çekmekten bayılmak...
Evet bu bir pazarlamacı; işletme mezunu olmak, prezentabl olmak. Analitik düşünmek /ki o da ne boksa!/
Evet bu bir akademisyen; Alese gir, kpds ye gir.. Torpil bul. Adam ol, oku. yaradan Rabbin adıynan oku...
Evet bu bir gassal; Ölüleri sev, onlara şevkat göster, yıkarken zevk al, onlardan tırsma, pamuğu unutma..
Evet bu bir travesti; Sağlam bir göte sahip olmak.. /O da yok../
Evet bu bir doktor; geçti anam geçti...

Büyüyünce nolmak istiorsun sorularına verdiğim cevapları unutmuşum. Şimdi sorulsa işim olsun istiyorum derim. Salak salak sorulara cevap verecem diye uğraşmaz, gider okuldaki kızları kovalar öperim. İşsizken onlar da pas vermiyor zira...

Neyse, kopmuşum yine. Bitirelim.

Bizim mevzunun  bir değişiği de şurda olmuş bak.

11.6.10

Pardon, Biz Ne Bok Yedik!

Kadın programlarına döndük iyice, annem telefonda diğer bütün annelere "bizim oğlan işsiz bütün gün evde oturuyor, sizinkinin ossuruğu bile olamaz" mesajı veriyor. Bunu duyan ben, bağır çağır evi terk ediyorum. Sonra akşam oluyor götüme baka baka geri dönüyorum. Gidecek neresi var. Akşamlar hala serin o yüzden parkta banklarda daha sezon açılmamış. İbneliğin alemi yok hasılı.

Aslında anam ve enasirine karşı yürüttüğüm çabaların sonucuydu üniversite. Kazansam sanki hepsini göt edecektim. Orada burada "bundan bi bok olmaz diyoduk, gitti üniversite kazandı. bide bitirirse naparız!" diyecekler, bitirmemem için pembe dizilerde rozalinda gibi sülale tarafından acılara itilecektim. İftiralar edilecekti. Açlık içinde sürünecektim diye kendime "ama hepsine göğüs gerecem" gazı verdim. Hiçbişe olmadı. Bir kişi telefonumu özelden "arayıp sen ibnesin ulan git konsomatrislik yap üniversite senin neyine!" bile demedi.

Çalıştım, kazandım, okudum, gezdim, eğlendim, yedim, içtim, bir öğrencinin yiyebileceği tüm bokları ben yoluma paspas yaptım. Şimdi ne var?

İşsizlik dizboyu üstadım. Eskilerde kalmış beleş iş dönemi. Nereye gitsem bi mülakat. Mülakat denen şey aslında adamlarınızı toplayın gönderin. Kimin adamı daha daaşaklı çıkarsa iş onundur anlamında bir eleme. Benim tanıdığım en daşaklı adam, üst komşum Bünyamin. Bünyaminin de hayatında yaptığı en iyi şey televizyon izlemek ve adam dövmektir. Bünyamin boş beleş bir adam değildir aslında. Ülkücülerin dıgıdıkçı kolundan. Ramazanda kahvaltı edip, oruç tutmayanları döver. Saygınlığına saygınlık ekler. 27 yaşında askerlikten hala kaçmayı başaran Bünyamin bu başarısıyla daşşaanın ne derece yere sürter vaziyette olduğunu da tüm kamuoyuyla paylaşmıştır. Biliyorum bizim apartmanın önünde beyin ziken çocuklara en çok onun sözü geçer. Ama benim işler onun ilgi alanına girer mi onu bilmiyorum.

Bir işe sahip olmamdan en çok korkanlarsa teyzelerim. Yabancı diller öğrendim, yabancı ülkelerde yaşadım. Ama ne zaman iyi bir iş imkanı çıksa, "bundan olur mu ki?" soruları başlar. Annemin "olmaz vallaha olmaz ben doğurdum olsa ben bilirim." tespitiyle biter.

Teyzelerim kendi çocuklarını öyle bir pazarlar ki şaşar kalırım. Orda burda kendimi bırakır bende onları överim. Özellikle ortanca teyzemin lastikçi olan en büyük oğlunun, o lasikle olan mükemmel uyumunu o kadar çok beğeniriz ki, salonumuza teyze oğlunun lastiklerle bir fotoğrafını koymadan edemeyiz.

/ben hangisi lastik, hangisi teyze oğlu karıştırıyorum hep!/

Ben, bağrıma negatifleri veren annemle savaşırım. İşsizlikle savaşır bütün gün google da iş ararım. Google yi kapatan Binali Yıldırımla savaşırım. Binali Yıldırım açıklama yapar acırım bu sefer bilgisayarımla savaşırım.

Sonra sorarım kendime kaybım nerede?

Annemde mi?
Lastikçi yerine gittiğim lisede mi?
Google yi yasaklayan Binalide mi?
Beddualarıyla beni yanlız bırakmayan teyzelerimde mi?
Sakinliğini hala muhafaza eden babamda mı?
Bitirdiğim üniversitede mi?
Yediğim boklarda mı?

9.6.10

Dünyayı Sorguladım Atın Beni İçeri!

İlk kez bir insanla ayrıldığımda, insan; sıra arkadaşım, zaman; 8. yaşa az kala, ayrılık nedenimiz ise ölümdü.

Yasemin okulun ara tatilinde sarılık hastalığına yakalanmış. Köyün ileri gelen çıkıkçıları, çok bilmişleri, ihtiyar heyeti, özürlüleri yaptıkları istişare sonrasında teşhisinin yapılamadığı tüm hastalıklarda olduğu gibi kızın üstünün sıkı sıkı örtülmesine, terletilmesine, hoplatılmasına, arada tokatlanmasına, yemek olarak günde 3 baş kelle soğan, 2 diş sarımsak yedirilmesine, kusarsa yüzüne tükürülmesine ve tedaviyi reddetti gerekçesiyle imam eşliğinde bela okunmasına karar vermişler.

Köy ahalisinin yıllarca "bi sağlık ocağımız yok" diyerek tepeden tırnağa küfrettiği devlet, az biraz teşekküllü bir sağlık ocağını hizmete sunmuş, ancak ailenin teşekkülden nasip almamış beyni kızı sağlık ocağına götürmeyi gereksiz bulmuş. Ertesi sabah Yasemin "beyninize sıçam" mesajı vererek ölmüş.

/Keşke bizimde yediğimiz bu tür boklarda "cahiliz" gibi bir savunmamız olsa.!/

Babamın dozer tokatlarından korunma amaçlı olanlarını saymazsak bu ölüm olayına ağlayışım en üst sırayı aldı. Ben ondan önce bir kere şiddetli olarak evde tek başıma Seden Gürel' in bum bum bum şarkısının klibinde koşuşturan mantar kafalardan tırsarak ağlamıştım. Ama b çok başkaydı. O anda benim ağlayışımı gören Serdar Ortaç "ağlamak" kelimesiyle ilgili öyle bir şarkı yapardı ki Okan Bayülgen bile göt olur kalırdı. Tabi ki bunlar teşbihte hata olmamasını umduğumuz, ağlamanın şiddetini gösteren örnekler. Gözlerimi unutarak ağlayışım, "ölüm"ün artık bir daha görememek olduğu anlamına gelişini öğrenmemin diyeti... Ve bunu herkes bir gün ödeyecekti.

Yıllar geçti. Ayrıldığım arkadaşlarımın sayısını, şeklini, anısını, anasını hatırlamaz oldum. Peki Yaseminden sonra ayrıldığım cep telefonumda tam 64 mb yer tutan isim/telefon arkadaşımla, Yasemin arasındaki fark neydi? Yasemin ölmüştü bir daha göremeyecektim. Ama yaşayanları görmek ne kazandıracaktı? Ya da görememenin kaybı neydi? Yada Yasemin ile 64 mb'lık arkadaşlarım arasındaki fark neydi? Ya da biz burada ne yapıyoruz? Ölüm ne? Yaşam ne?

/Dünyada!/

5.6.10

Fakirliğin Görünmeyen Bi Ton Yüzü!

Nihayet hayat fakirim de dedirtti. Üniversite sonrası yaşadığım zırt psikolojisi yetmemiş, askerlik bunalımı kafamda Bihter&Behlül gibi ayıp şeyler yapmış ama o da son durak burası değil demiş. İşsizlik, babamın kredi borçları, annemin acayip, enteresan, hatta komik, pazarlamada hiçbir yer bulamamış, gördüm-özendim-istiyorum harcamaları, kardeşimin üniversite kantinine, yurduna, çayına, internetine, winston sigarasına katkı payları, abimin inatla o fukara sevgilisine taktığı yüzük, 5 i bir yerde, o yerde götüme çok yakın bir yerde.... fakirim ben.

Üniversiteden mezun olduk babamızın üstünden çıktık artık. Bir işim, sigortam, evlilik programlarında bekleyen kokoş zengin bi yavuklum yok. Hem ananesel hemde devletsel olarak ben artık yalnızım. Bugün başıma gelebilecek bir hastalık durumunda ailemin en yakın Erzurumlu İbrahim Hakkı' ya başvurup ucuz bitkilerden şifa elde etmeye çalışmaktan başka yardımı dokunamaz. O da annemden yiyeceğim onca laf zaten beni ya öldürür ya iyileştirir.

/Bunun adı risk.!/

Parasızlığımın boyutu baya aldı başını gitti. Bugün daha önce internet sitesinin birinden başvurduğum bir şirket, koşun, gelin size para olayım yağayım, sigorta olayım dişinizin yapılmayan dolgusu kalmasın bunun karşılığında siz sadece çalışın diye çağırdı.

Görüşmeye çağrıldığım yer şehir ahalisinin selam, sabah vermediği, dolmuşçuların bile millete "oraya giden var mı?" diye sorup götürdüğü, yada sırf uyuzluğuna millete korku vermek için gittiği bir yer. Yani parasını ödediğim dolmuşun bile gitmesi için ya yalvaracam ya da şöförün ibneliği tutacak..

Değiştireceğim 2 vesait ile toplamda 3 lira para lazım oldu. Aramadığım delik kalmadı. Cebime elimi atıyorum dilencilerin bile artık kabul göstermediği 3 adet 5krş elime çarpıyor. Bundan bi sik olmaz diyorum, aramaya devam ediyorum arada yanlışlıkla yine aynı cebime elimi götürüyorum 3 tane 5krş' a elim değdiğinde heycanlanıyorum aha burada bişeler varmış diye, sonra aklıma geliyor, yok onlar bi sike yaramayanlar...Kanepelerin altı, minderlerin sağı, solu, bacımın eski çantalarının önü,arkası, bütün giyeceklerimin "önceden unutmuşumdur" ümidiyle aranılan cepleri derken 3.5 lira parayı denk ettim. Saatin acımasız ilerlemesine daha fazla kayıtsız kalamadım ve hemen yola koyuldum.

İş görüşmesi gerçekleşti ama ne görüşme. Son 10 dakikasını hiç hatırlamıyorum çünkü tek düşünce, "ulan şimdi nasıl eve döncen kocakulak!" Kadının son soruları o yüzden salak gibi sırıtarak geçti gitti. Teşekkür etti, ne boka yarıyosa bende ettim. Yolu gösterdi başladım cepleri yine kurcalamaya. 3.5liradan kalan 50krş değiyor elime yine heycanlanıyorum lan 1lira mıdir diye bakıyorum yok 50 krş. Anlaşıldı dedim başladım yürümeye.

Yürüyorum ama nasıl bi şarkı söyleyesim gelmiş, bağıra bağıra "çikita muzu" söylüyorum. Hani Akp ye oy atarsın ama tüm Türkiye' nin anasına küfretmişsin gibi utanır hiçbir yerde söyleyemezsin. Hatta oy atanların burdan Şam'a kadar taaa amığaalosyon.. diye kendini feda edersin. Bende de öyle bir çikita muz şarkısı hastalığı var. Ne yalnız kalsam şarkı pusuda yatmış gibi dilime pelesenk oluveriyor. Kimseye de söyleyemiyorum. Utanıyorum ne bilim işte. "çikita muz"'un tersten yazılışı belki de hoşuma gidiyor "zumatikiç" böyle çek cumhuryetinde tanrı gibi bir isim.

/vurgulu söyle de gör!/

Hani insan böyle tek başına kaldığında terletici sorular gelir aklına ya. Bana da iyi saatler olsuna "zenginler" geldi. Zengin ne demekti mesela? Kel, gözlüklü, göbekli adam geliyor zengin denince aklıma ilk. Bide Richie Rich' in köpeği. Richie Rich değil bak naalakaysa köpeği.

/şu yani!/

Hep kötü şeyler gelmesinin iki nedeni var; 1- Annemin dayıları, 2- Amcalarım. Annemin dayılarına annem kıl kondurmaz ama "zengin godoş" un tam tanımını benim aklımda en iyi onlar oluşturur. Birnin karısı ölür godoşun çok parası var tabi 1 hafta içinde yurt dışından özel karı sipariş ettirir kendine. Hani ölen karısının o güzelim ruhu gelmez ki şu adamın şükünü koparsın. Diğeri de ona inat karıyı boşar daha güzelini getittirir. Ama onun dul karısı o şükü keser.

/Yakında bekliyorum bakalım inşallah!/

Babamın zengin kardeşlerine de babama saygısızlık

/burada saygısızlık meal olarak birşeyden çok tırsma anlamında kullanıldı!/

olmasın diye laf etmeyiz. En son ben askere giderken ziyaretlerinde bulunduğum amcaların en zengini, altında 250 bin yuroluk arabayla gezerken, "iyi araba ama çok yakıyo!" demesin mi. Ulan bu kadar olmaz. Benim bildiğim o arabayı alan adam bittiğinde benzin koyar. Ne kadar yakacağının hesap trigonometresine de küfürle vurur. Hele askere gider ayak bana; "dur şimdi sen askere gidiyon sana harçlık verim" diyip, eli cebinde "verim mi?" diye bide olur verdirmeye kalkınca dayanamamış, bu zengin ama aslında çok fakir adama götümle gülmüştüm.

Ama hepsinin durumu aynı. "Zenginler" diye genellesem mi, şimdilik düşünüyorum ama çoğuna acıyorum o kesin. Kaldırım üstü adamlar bunlar. Ezeceklerini sanıyorlar kendinden az biraz fakiri her şekilde ve her yerde. O kadar küçük görüyorlar ki insanları, gözleri hep aşağıya bakıyor neredeler diye. Oysa ki benim gözlerim onların üstünde, onları izliyorum çok gülüyorum ama dedim ya acıyorum da. Sara hastası ruhları her devrildiğinde bi ton psikolojik haptan yardım dileniyorlar. Ancak hey hat. hiçbiri benim parasızlıktan 2 saat 48 dakika boyunca yürüdüğüm bağıra çağıra çikita muzu söylediğim o yolda aldığım zevki alamıyor.

Şu saate. Şurada. Şu yazdığım yazıyı anlamıyorlar.. Yazık. Üzülüyorum. Ayıca. Ne. çok. nokta. koyuyorum. hayırlara. vardır. bir. nedeni..... >>>>>>>

4.6.10

Ben En Çok Babamı Sevdim!

Benim anne baba ayrımım ilk kez hangisini daha fazla seviyorsun sorusuyla başladı. Bu soru aslında annemle iç ve dış bağlarımı tümden bitirmemin sebebidir. Çünkü sorgulama başlatmıştır beyinde; anne mi baba mı? komşu kızı çiğdem mi? köpeğimiz tony mi? Aslında en güzeli tony' i nöbete dikip Çiğdemle öpüşmek.....

/Neyse çocuk aklıydı işte sorgularken arada aklım başka konulara kayıyordu!/

Aslında soru bana sorulacak soru değil. Tamam çocuk işte ne cevap verirse versin, ne yaparsa yapsın isterse Çiğdemi önümüzde yalasın yutsun biz de ona erotizmin vazgeçilmezi saksafon çalalım diye bakılıyor ama 30 yaşına çok yakın bir mesafede adamın aklına geliyor "denyolar bana bunu soruyorlardı" diye. Demek ki etkiliyor psikolojiyi.

Soru anneme babama sorulacak soru. Hanginiz bu çocuğu daha çok seviyorsunuz diye. Maksat çocuk duysun görsün hangisi daha çok seviyor. Hangisi onun için daha uzun süre amuda kalkıp bekleyecek gibi kanıtlarla desteklemek değil.  Çocuk bal gibi anlıyor kimin daha çok sevdiğini. Hepimiz çocuk olduk onun güveniyle hepimizin hatırladığını sanıyorum.
/Göt etmeyin şimdi beni. Hatırladınız dimi?!/

Ben babamı daha çok seviyordum. Çünkü o da beni daha çok seviyordu. Annem için üst katta ki burak çok daha değerliydi. Her dakka evde Burağın o süper cevapları, o süper desleri konuşuldu. Sadece bizim evde değil onların evinde de öyle oldu. Burak alındı kucaklara. Burak keşke onun oğlu olsaydı. Burak hiç değilse damat olsun ama kertilecek kız daha doğmadı. Burak anahaberlere çıkacak çocuk, bu kabakulağı alt yazıyla geçseler harf ziyanı. Burak büyüyünce "Alen Delon" gibi olur bizim oğlanın kulakları daha ne kadar büyür?Burak nerede? Burak evlendi! Burak süper iş bulmuş! Burak çok akıllı! Burak girdi 27 sine hala çok özledik, tutsak yakalasak da öpsek.... allalaşşkına iğrençleşmeyin.

Daha çocuktum ben üniversite kazandığımda. liseyi sonuncu olarak bitirdiğimde okulun müdürü götüne ahtapot yapışmış gibi bağırıyordu. "çok enteresan bir olaya şahidiz. İlk defa okul birincisi ve sonuncusu aynı sınıfta ilkin sonuncuyu alkışlayalım..." çok komik bir adamdı gerçekten. O kadar eğlendik ki o gün. Büyü bozulmasın diye ben bir daha hiç o lisenin etrafndan yürümedim. Annem durumu haklı bir tepki olarak karşıladı. Bu nasıl bir iş. Tamam ben milletin çocuğu gibi değilim de bu kadında az biraz milletin anası gibi olamaz mıydı. Ne bilim milletin çocuğuna biri bi laf etse anası ilkin hukuk kitabını yalar yutar. Bakar ki adamı iti götüne sokmanın bir cezası yok. Tinerci çocuklara şarap aldırır illegal yollarla öğretmene tıpa taktırır. Meleğe çevirir 1 günde kötek sonrası kulağına fısıldanan isme karşı. Bizim annenin ezberi kuvvetlidir; "çalışsaydın". Çalıştığımız zaman "çalışıyon da nolcak adam mı olacan?" Çiğdemi öptüğümüz zaman "sapık". Yav kurtulsak ya şu negatif yüklü sıfatlardan. Tamam son bi gerizekalı diyim kapatalım. Olsun bakalım...

Babam sonuna kadar destek oldu. Klip yapçam dedim arka fon müziğini dizlerinde şak şak yaparak oluşturdu. Maça gidecem dedim kramponlarımı, dizliklerimi taşıdı, bana faul yapanlara indi tirbünden faul yaptı. Karne baştan başa zayıf dedim, din kültürü, beden? diye sordu, onlarda zayıf dedim, olsun oğlum düzeltirsin özellikle o ikisini dedi. Okula gitmiyorum dedim, gel benim yanımda otur çay da var ye iç benim aslan oğlum dedi. Baba Çiğdemi öpçem dedim siper oldu. Baba müdür beni böle böle köpek yerine koymadı dedim, adamın ağzını yüzünü hala karısı bile ayırt edemiyor. Baba para lazım dedim limitsiz kredi kartını gönderdi. Arkasına da beraber trabzon sahilinde kızlarla çekildiğimiz fotoğrafı koymuş. Yok onu koymamış. Hatta bunların hiçbiri olmamış. Ama hiç değilse köstek de olmamış. Sen bilirsin gibi bir sikine sallamamanın, iyi niyete dönüştüğü o sonsuz mutluluk anını tattırmış bana. Ben bu adamı sevmiyim de kimi sevim

O soru hiç sorulmamış, ben bunları hiç sorgulamamış olabilirdim. Kim bundan rahatsızlık duyardı ki?

fotos camberos

1.6.10

İsrail Sıçtı Bez Getir, Cıvık Sıçtı Tez Getir!

"Bugün buraya bir elimde silah bir elimde zeytin dalıyla geldim. Elimde zeytin dalı kalsın istiyorum, silah değil!"
Yaser Arafat

Nersinden tutsam zehir, neresinden tutsam bomba, silah, ölüm.... Çünkü tutacağım yer israil. Evet. İsrail bütün dünyaya barış istemiyorum diye bağırdı. Savaş uğrunda savaşırım. Öldürürüm. Kan içerim dedi. İçsin yarasın. Ama hepsi haram olsun.

Hiç haklı göremedim ben bu ülkeyi. Birileri gibi "ama hepsi aynı değil" de diyemedim. Diyemiyorum evet önyargılarım var ve Einstain amca doğru söylüyor gidin atom parçalayın benim ön yargılarımla uğraşmayın.

Yapılan oylamaya göre israil halkının %90 gibi yüksek salak marjı olaya eywallah diyor. Zamanında aynı zulümleri çekmiş bir millet diyor bunu ve %90 gibi aklı selim cevap verebilecek herkes böyle söylüyor. Annemin dayıları daha iyi insanlar demektir bu.

Ya dünya? Yani bu olayın yanlışını daha iyi görmek için başbakanın çıkıp "çok yanlış bir olay oldu alayınızın a.q!" demesi mi lazım. BM güvenlik konseyi olağanüstü toplanacakta bizim dış işleri bakanı "bak dünya böyle böyle bu adamlar çok yanlış yapmışlar, bildiğin yaramazlık!" diyecek de diğer ülkeler öyle mi anlayacak harbi yanlış hareket diye? Nasıl denyo bir dünyada yaşıyoruz. Gerçi israili barındıran dünyadan ne beklenir?

israili haklı gören, aynı devlette, aynı havayı soluduğumuz 6 köşegenli insan kişiler var öte yandan. Hani hep öyle olur. Bizden başka bütün ülkeler haksız bile olsa çıkar nasıl haklı olduğunu dünyaya gösterir. Evde annaneler bile son oturuştan sonra, kendini, çocuğunu, torununu bırakır o devlete hayır-hasenat duası eder. Biz silme haklı olduğumuz konuda milletçe bir araya gelipte nasıl haklı olduğumuzu gösteremeyiz. Hatta kavga ederiz. Kâh ben haklıyım sen haksız, kâh ikimizde haklıyız ama ben daha haklıyım kavgası.

israil en başta uluslararası sularda gezinen bir gemiye baskın yapmasıyla her nerede haklılığı varsa orada kaybetmiştir. Sen diyelim gidiyorsun fakir aileye erzak yardımına. Onun yanındaki evde o komşuya, evindeki babayı sevmiyorum ayarı vermiş, arada denk getirirse çocukları dövüyor, adapsız, yersiz, sever hareketiyle kulaklarını çekiyor. Evine erzağı götürürken bu seni yolda yakalıyor. İyi bi dövüyor. Demez misin "ulan godoş sanane?!" Olay tam olarak bu. israil eli çükünde gezerken arada çükünden çekiyor, filistine tokadı yapıştırıyor. Sonra tekrar çüküne sokuyor aynı ellerle yemek filan yiyor. Öyle pislik bir devlet hasılı.

Bunun duru,susu nasıl olur bilmem ama, ben israil denen katil, terörist bir kabileyle aynı dünyada yaşamak istemiyorum. Bırakalım bu tür zihniyetler mağara duvarlarında, hak ettikleri yerde kalsınlar. Devlet dediğin barış için uzanmış zeytin dalını adamın götüne sokmaya kalkmaz.

Yaser Arafat öyle söyledi de noldu, silahı kendi insanlarında kaldı, zeydin dalıyla gömüldü...

Not: israil şahsıma göre özel bir isim olmadığı için baş harfi küçük kullanıldı, biz arkadaş arasında şerefsiz, godoş, pezevenk, silsilesini zittiğim gibi ifadeleri "israil" kelimesi altında topladık.