27.11.09

Zorunlu Kurban Bayramı Mesajansı!

"Zilhicce ayının 10. günü mülsüman ehlinin Allah rızası için ettiği büyük baş ve küçük baş hayvan kurban ettiği bayram; Kurban Bayramı"

Çok gergin bir şekilde kendimi kurban bayramı mesajı yazmak gibi bir zounlulukta hissediyorum. Ancak be benim kurban bayramından hiç haz almamı sağlayacak kokulu anılarım var.

Benim kurban bayramı ile ilk münasebetim kuzenimle başlamıştı. Aldığımız aynı kıyafet ona daha çok yakışınca sinir, stres, boş beleş anlamsız ağlamaklı hareketler savuruyordum etrafıma. Ama seviyordum kuzenimi onunla gezmek, koşuşturmak, kızlara laf atmak o günlerde çok eğlenceliydi.

/şimdi eşşek kadar oldu hala kızlara laf atıyor!/

Kurban bayramının esas oğlanlarını görmek üzere şehir meydanına doğru yola çıkmıştık. Şehir meydanına yaklaştığınızı kokudan zaten hemen anlıyorsunuz. Daha yeni dökülmüş asfaltın, ilk bölümlerinde küçük baş hayvanların yuvarlak yuvarlak dışkıları karşılıyor sizi, bu şirin manzara giderek büyük baş hayvanların dışkılarıyla oluşturulmuş harika sanat eserlerine bırakıyor.

/eserlerin kurumuş şeklini şöyle göstereyim!/

Kuzenimi ayartmak konusunda üstüme yoktu. Kafasına milyar adet cinlik sokup kafasını karıştırdıktan sonra gerçek hedefimi

/üstü yeni kurumuş tezek tepelerinin üstünde fatih erkoç taklidi yapmak!/

icraata dökmeye başlamıştım. Tezek tepesinin içinin yaş olduğunu daha çıkarken kenarlardan sızan su bazlı inek b.klarından anlamıştım. Ama macera maceraydı ve geri dönmek yoktu.

/salak kafamız dönmedik!/

Derken artık tepedeydik ve derken her yer karanlıktı...

Tepesi daha kurumamış yığın bizi içine çekmişti. Beni çıkardıklarında kuzeni gördüm kyafetlerimiz aynı renkti artık. Ters bi şekilde boka nasıl battığını merak ediyordum, bir ayağı görünüyordu. İkimizde sağ salim çıkarıldıktan ve annelerden yediğimiz tonla dayaktan sonra kurban bayramlarına bakış açımız birden değişmişti.

Evet artık kurban bayramlarını sevmiyordum. Ama nedenini de akıcı bir şekilde açıklayamıyordum. Bahaneler üretiyorudum ama hepsinin sonu ota, boka, kokuya gidiyordu.

Tamamı bir yana tüm müslüman ahalisinin Kurban Bayramını kutlar hayırlara vesile olmasını dilerim.

22.11.09

İngilizcemin Bahar Havasını Kışa Çevirdin Sınav!


Hayatımda tanıdığım Türkçeyi en iyi kullanan kişi babam. Yazıda da konuşmada da enteresan bir titizliği var. Anneme göre aynı titilziği temizliğine gösterse dünyanın en temiz insanı bile olabilir.

/fiziksel olarak temizlik yani!/

Enteresan bir bakış açısına sahip bir adam babam. Devletini, hükümetlerin bile sevmediği kadar çok seviyor. ne şovenistliğe kaçıyor ne ümmetçiliğe, ne ulusalcı oluyor ne liberal. değişik bir adm değişik bir tür. Neyse Türkçe kullanımı diyordum. Sosyal iletişim aracının paşası msn de geçen küçük bir konuşmamızla şöyle örneklendireyim;

Baba : Oğlum, merhaba nasılsın? Okul işleri nasıl gidiyor? Vizeleriniz başladı mı?

Kulak : iii baba ya nolsun yua hocalar filan işte vizlerdede zıplıyoruz yerimizde işte puhahah..

Baba : Oğlum! Hayvanoğlu havyan! Neden böyle baştan savma yazıyorsun? Neden dikkat etmiyorsun?

Kulak : ok baba daa dikkatli olcam sonrakine söz

Baba : Eşekoğlu eşek!

tabi böyle babalar internetin arka planı güvencesiyle arada şaka da yapıyor misal;

Baba : Merhaba Kulak' ım ben annen. Nasılsın?

Hadi ordan ya. Annem o kadar imla kuralının dilimizde olduğunu bile bilmiyor. İlahi baba güldürdün beni.

Babam bu denli Türkçeye önem verirken, ben paso ingilizce çalışıyorum gelecekte hiçbir bok işime yaramasa o yarar diyerek. Tabi babam inanılmaz sinirleniyor, "Ha! Yani Türkçe' nin bokunu yedin kaldı İngilizce öyle mi oğlum?!" titizlik ve kibarlığıyla. Ama tabi biz milenyum gençleri olarak,

/yani her boka el atan ama hiçbir bok olamayan!/

çükümüzün dikine gitmeyi çok seviyoruz.

/bayan okurları tenzih ederim!/

Aylarca çalıştığımız KPDS' nin meyvelerini almak üzere sınav olacağımız ağaca gittik bugün abimle. Sorular çok bomba kazık tabi. Ben daha sınav başlamadan kendimi hazırlamıştım kazık soruyla karşılaşırsam atıp geçecem diye. Sınav 1 saat önce bitince sınavın baya kazık olduğu çıktı meydana. Sınavdan çıktım abimin sınav olduğu sınıfa şöyle bir göz attım ki abim, cevap kağıdıyla soru kitapçığı arasında süzücü hızda geçişler yapıyor. Mevzuyu hemen anladım tabi, abim sınavı yetiştirememiş.

Hayırlısı diyip kadersel bir yönelişten sonra sınav herkes için bitti. Abim çıktığında suratındaki sinirsel mimikler tezimde ne denli haklı olduğumu gösteriyordu. Hani baştan korkar gibi oldum da sonradan soruverdim, Abi sınav nasıldı diye. "Yürü yetişmedi!" deyince yüreğime su serpildi.

/ne bencil adamım onu da görün bak!/

Sınav berbattı. Babam haklı ben ki 45 Türkçe sorusundan 25 neti zor çıkarmış bir öss genci. Neyime benim ingilizce sınavı. Ha çok biliyorsan bulursun sokakta elinde "loonly planet" kitabıyla iki turist. Aşağıdaki kalıpları kullanırsın. Etrafında da havanı atarsın. Öyle sınava girip kendini cümle aleme "ulan hani bu kabakulak ingilizce biliyordu!" diye rezil etmezsin.

Bunlarda yukarıda, aşağıda dediğim ingilizce temel kalıplar;

-hello hav ar yu?
-wer ar yu from
-so farrr
-way kam to hiyır
-oh griiiyyyt
-evriting is gud?
-veri vell, nays tu mit yu. si yu.

İdda ediyorum bu kalıpları sırasıyla kullanın tam bir iletişime geçmiş sayılacaksınız. Bütün turistlerde işe yarıyor. Sınavlardan uzak durun. Havanız olsun yeter..

21.11.09

Canavarlar Bile Ehliyet Sahibi Benim Neyim Eksik!

Bugün direksiyon sınavım öncesi test sürüşüne gittim. Direksiyon sınavı toplamda 3 dakika süren bir süreç.

/buna emniyet kemeri, kontak, koltuk, ayna dahil!/

Test sürüşümde hayatımda üçüncü kez direksiyon başına oturmanın heyecanını yaşadım. Her heyecan öncesinde olduğu gibi inanılmaz çişim geldi. Hadi toplasan 20 dk sürer çişimide tutarım diye tam içimden geçirmiştim ki, 2. dönüşümde sayın hocam test sürüşümün bittiğini söyledi. Toplam sürüş rotamı şuradan görebilirsiniz. Benim o ana kadar ki en büyük başarılarım;

1- Kontağı çevirip arabayı çalıştırmak.
2- Vites atmak.
3- El frenini indirmek.
4- Gaza hafif dokunmak ve debriyajdan ayağı hafifçe kaldırmak suretiyle aracı hareket haline geçirmek.
5- Direksiyonu çevirmek.
6- Frene basmak.
7- Çişimi tutmak.

2 dakika test sürüşü, 3 dakika sınav, toplamda 5 dakikada alınan ehliyet. Ha elbette direksiyonun başına oturmak için inanılmaz değişik türde ehliyet sınavını başarıyla geçmek gerekiyor. İşin içinde emek elbette var. Kendimi karganın havada gelişi güzel z.çtığı bir b.k olarak elbette görmüyorum. O direksiyonu hakettim. Evet! Ha sınavı çok küçümsemiştim kabul ediyorum, ilk yardımdan;

Aşağıdakilerden şok geçiren trafik sürücüsüne yapılabilecek ilk yardım uygulamasıdır?

A) Kafasına vurup çalışmasını sağlamak
B) Ayağını alçıya almak
C) Dudaklarına merhem sürmek
D) Kendisine gelene kadar salak fıkralar anlatmak

gibi bir soru gördüğümde şaşırmayacaktım.

/Görmedim daha çok şaşırdım bile diyebilirim!/

Çok iplemediğim sınav beklediğimden zor geçmişti. Ama başarmıştım. O direksiyona oturmayı hak etmiştim. Daha önce "need for speed"te yakaladığım dereceleri söylesem zaten sınava bile girmeden alırım ehliyetimi de sevmem ben orda burda inanılmaz derecelerimi paylaşmayı. Yine de hayatında 3 kere toplamda 15 dakika "gerçek araba" kullanan birisine de 2 dakikalık test sürüşü sonrası 3 dakikalık sınavla ehliyet verilmesini tam çözemedim. Hani ömür boyu yanımda biri oturacak da, karşıdan gelen tırın altına tam giderken direksiyona hakim olacak diye düşünüldüyse baştan b.ku yedik.

/biz= tır şöförü, ben, benim muhtemel sahip olacağım araba!/

Yani demek ki diyorum kendi kendime; bu trafik canavarlığı öyle küçükken izlediğimiz yaratığa dönüşen adam gibi değilmiş, 5 dakikada ehliyetini eline almış biz saftirik insanoğluymuşuz. Öyle sırf hayvanlık olsun diye milleti canavara çevirmenin alemi yokmuş. Sonra çıkıp sorar sonra birisi canavara ehliyeti kim verdi diye, sümük gibi yapışırız duvara.

neyse..

Önümüzdeki salı gününe kadar ehliyetim elimde olacak. Benim için şu anda araba sürmek, Need for speed, Midtown Madness gibi oyunlarda yaptığım süper ötesi hareketleri karayolunda denemektir. Diğer sürücü arkadaşlara hayatlarında benle aynı şeritte karşılaşmamalarını diliyorum. Yine de askerlik öncesi ehliyetim olacağı için çok mutluyum. Pişman değilim. Bidaha olsa bidaha alırım anasını satim.

Böyle Olsun İstemezdim Bay Cenaryo!

Dün işteyken, fotoğraf makininelerinin, diz üstü bilgisayarlarının üstündeki tozları kanatlandırırken birden aklıma şöyle bir soru geldi;

"Ben burda ne yapıyorum?!"

Anlaşılacağı üzere yine obsürtük agresif modum bir kenarımdan yakalamış, beni, karamsarlık çukuruna pervazsızca sallayıvermişti.

/ki o çukur benim evim!/

Tamam büyüklerin "okuyun da adam olun!" nasihatlerini dinlemişim. Okumuşum ama vaadedilen adam olma fiili neden olmamış? Sorunun üzerinde düşünceye daldıktan bir kaç dakika sonra kendimi kendime sayarken buluyorum. "mal. malsın arkadaş. yaşıtların çocuk yaptı sen onlarla çalışıyon hatta onlardan iş öğreniyon. sen daha askerliğini yapmamışsın rezil!" dediğim anda aklımda çok önemli bir detayın belirdiğini farkediyor, seviniyorum.

/zira benim aklımda çok nadiren önemli detaylar belirir!/

Evet askerliğimi yapmamıştım ve ne zaman yapacağım sorusu da tam muallakta oturmuş ne b.k yediğime bakıyordu. O halde yapılacak şey bariz belliydi. Askere gidilecekti. Benim çoktur böyle "çarşı iti ev beklemez" hallerim. Ayaküstü bişe s.çtım daha kurumadan kendimi Münip Bey' in önünde buldum ben işten çıkıyorum diye. "Ben atsaydım!" diyecek oldu, "Yok yok ben istifa ediyorum, uzatma keline keline vuracam ha!" dedim kibarlıkla karşıladı. Hayattan beklentiklerimi sordu, mal mal yüzüne baktım. Anladı zaten durumu. Öptüm kelinin en kırmızı tarafından, arkadaşlarla vedalaştım çıktım.

Askerlik şubesine girdim, asker olmak istediğimi, yıldırım hızında işlemlerimin yapılmasını arzettim. Pazartesiye gün verdiler. Askerlik şubesinde böyle bir randevulaşma elbette ilk izlenim olarak şaşırttı. Açıkçası ben daha o dakka bi komutanın yanında şnav çekmeye hazır etmiştim kendimi. Randevuyu da kapmanın güzelliğiyle "Oya, Bora" ikilisini andıran sempatik sivil memur tiplerine teşekkür ettim kolay gelsin deyip tam popomu döndüm

/ortamdan ayrılma niyetiyle!/

Sempatik dedik ya bu sivil hedelere. İlla şaka yapacaklar, şirinlik filan. "demek randevu vermesek kolay gelsin dmeyecektin öyle mi?" tam olarak nereye gittiği belli olmayan, sokağa salınmış cücük gibi nereye gideceğini bilmeyen bir laf attı. Bende; "yok kolay gelsin derdim ama teşekkür etmezdim şimdi Allah için!" dedim gitti.

Pazartesiye kadar askerliğini icra etmiş hemen hemen bütün arkadaşlarımdan tecrübelerini istiyeceğim. Kuvvetle muhtemel aralık ayında asker olmanın pıtırcık heyecanıyla yazılmış bir yazısıdır bu. O yüzden bazı harfler eksik olabilir.

/Kusura bakmayacaksınız artık!/

19.11.09

Kamçı Gibi Borç Girince Yiğit Oldum!

Sabah annem tarafından uyandırıldığımda kendimi 23.700TL borçlu olarak buldum. Oysa ki daha bir gece önce, hayallerimi, hedeflerimi intizamlı bir şekilde düzenlemiş, borcum olmadığı için ne kadar şanslı olduğumu düşünmüş öyle uyumuştum. Bir gece önce neler yaşamıştım önce onu hatırlamalıydım. Yine çok içip kredi kartının limitini kendi param sandığım bir dönem mi yaşamıştım? Mümkün değil çünkü içkiyi bırakalı 20 sene olmuş, kredi kartım hiç olmamıştı. Peki bu 23.700TL?

Annem genelde sabahları halsiz bir ruhiyet-i halvet içerisinde güne başlar. Hele bir telefonla uyandırılmak kendisince bir işgence, eziyet, bir çeşit "hiç kimse beni sevmiyor" psikolojisi. Borç tek kalem değildi. Ancak profosyonel bir muhasebe bilgisi de gerektirmiyordu. ilk telefon bir avukattan.

/yazar burda bir telefon görüşmesinden değil bir çok telefon görüşmesinden bahsedeceğini ima ediyor!/

Annem sabah sabah küfredecek gücü bulamadığını düşünerek konuşmanın tam küfürlük kısmında beni uyandırma gereği görmüş. Telefonun diğer ucundaki avukat bizim ona olan 3.000 TL lik bir borçtan ve ödemediğimiz için terbiyesiz, kırıcı, ezici, üç kağıtçı olduğumuzu anlatıyordu. Benim gibi bir adamsanız ve sabahın ilk saatlerinde böyle bir telefon alıyorsanız hiçbir hakarete kulak asmayıp, gerçekten önemli biri olduğunuzu hissediyorsunuz. Çünkü hayatım boyunca 40TL yi geçen bir borcum olmamıştı ve bu beni aslında çok da sallanacak birisi olmadığıma dair tahrik ediyordu. Önemli biri olduğum düşüncesi beni bir anda şımartmış, adama bir tek teşekkür etmediğim kalmıştı. Peki bu borç ne borcuydu? Borcu açıklamasını istediğimde avukat, "işinize gelmediğinde anlamazsınız!" gibisinden bir cümle kurdu.

/afyon patlamamış olduğundan hatırlanamadı tam olarak!/

Bende ona bir cümle kurdum.

/ama burada yazamayacağım!/

Cümlemi çok net bir şekilde anlayan avukat hemen açıklamayı yapıverdi;

Bizim devletle olan bir alışverişimiz vardı zamanın teeeee zamanında bizde dilekçe verdik şuna bi bakın sanki bir yanlışlık var, olurlarınıza arzederiz diyerek. Devlet baba da olayı inanılmaz önemli gördüğünden hemen kendi kendine bi dava açmış; "ne b.k yiyoruz lan biz!" davası. Bizim yerimize avukat neyim tutmuş, davayı kazanmışız paramızı almışız. Biz sorunun çözümüne A4 kağıdına gelişi güzel yazılmış bir dilekçenin hikmeti olarak bakıyorduk. Dava olaylarından haberimiz yok.

/-ki neden olsun? nasıl olsun?/

Avukat davayı kazanınca "eee bizim para nolcak!" diye o da bir dilekçe vermiş, devlet baba da muhatap olarak avukat amcaya benim soy kütüğümü vermiş. Avukat amcada, benim bilgimin olmadığından biligisi olmayarak "paramı niye ödemiyorsun laağğn!" telefonu açmış evime. Durumlar izah olundu, anlaşıldı, öpüşüldü, barışıldı, hallolundu.

Yatağa tekrar yatış pozisonumu aldım hadi neyse hallederiz diyerek ama o sabah tüm kankalar anlaşmış bir kere, annem yeniden kapının önünde belirdi, banka arıyordu. Banka 11.200TL borcumu ne zaman yatıracağımı soruyor, ben telefonun önünde kuyruğuna basılmış rakun sesi çıkarıyordum.

/ziiiyuuuuvvvppp! ziiiyuuuuvvvppp!/

Telefonunu bırakıp kaçasım geliyor ama bir yandan da aile fertlerinin ağzı açık beni izlediğini görünce bu kaçışı başaramıyordum. Yine konunun özetle anlatılmasını istedim. Şu özet;

"Senin senedin bize ciro edildi. Ödeme de namını görelim!"

Ne senedi yua! Manyak mısınız! diye çıkışıyorum, karşıdaki; sen kabakulak değil misin diyor, zort oluyorum. Hadi diyorum şu feysbuktandır. Ama onu da kullanmıyorum. Wordpressi öğrenene kadar neler çekmişim ne feysbuku! Teyzecim kim ciro etmiş diyorum. Dediğim anda zurnanın "zırt" sesini duyuyorum. Ev aldığımız inşaat firması! "hemen dönüyorum!" diye kapatıp inşaat firmasını arıyorum. O mekanın en godoşuyla konuşmak istediğimi belirtiyor, akabinde en godoşu telefonun karşı ucunda buluyorum. Godoşum ne iş diyorum. El Cavaben; Benim daha önce

/4 ay öncesi!/

verdiğim çekin karşılıksız çıktığını söylüyor. Çek bana başka bir inşaat firması tarafından verilmişti. Hemen ona da dönüyorum diye fantezik bir cevap veriyor, diğer inşaat şirketini arıyorum. Karşıdan bir telesekreter;

"aradığınız inşaat firması b.ku yemiştir. Alacağınız var ise ve hala yapmadıysanız üstüne bir bardak su içiniz; for ingiliş press zero!" diye dilimi damağımı birbirine yapıştırıyor. Sabah sabah uykumun bu denli açılacağına ihtimal vermezdim doğrusu.

Tekrar godoşumu arıyorum. "Godoşum durum buymuş ama godoşluğunda bu kadarı ultra godoşluktur. 1. günden insana haber vermeden özelimizi neden bankayla paylaşıyorsun!" diyorum, godoşum, "ticaret" diyor! Telefonla konuştuğum sırada da kapı çalıyor, postacı bir zarf bırakıp gidiyor.

Bankayı arayıp durumu en baştan anlatıyorum; "bak teyze sıcak bir yaz günü, Batman' ın bilmem ne kasabasında doğdum.." filan. Banka durumun tamamını dinliyor ama pek eyvallah demeden telefonu kapatıyor.

Ben, ulan şimdi ne b.k yiyecem psikosuna tam giriyordum ki aklıma postacının getirdiği zarf geliyor. Daha zarfı açmadan başlığını görünce olayı anlıyorum zaten. Başlık şu; "Kredili Yurtlar Kurumu!" Yani devlet o kadar yedin şimdi biraz da öde diyordu. Sırf borcumun merakından zarfı açtım; düz hesap 9.500 borcun var, "öde de nasıl ödersen öde, ha çok delikanlıysan ödeme ama biz daha delikanlıyız!" der gibi mektup, altında borç kağıdı yapmış amcalar.

Hayata bir sabah verdiğim bir selam sonrası açıkçası bu kadar borçlanacağım aklıma gelmezdi. İşte de tam kafama göre takılırım düşüncesi öncesi, bi halt yiyemezsin, akıllı ol duşu olmuştu.

/ve hala öyle...!/

23.700TL borcu öderim. Ama bu borcu ödedikten sora bu kadar acımasız insan içinde aynı merhametim kalır mı? onu bilemem!

16.11.09

Ham Yapmaya Hazır Abazancanlar!

Okuldan tanışık olduğumuz, yeni atanmış öğretmen bir arkadaşı ziyaret için yakın bir şehrimizin uzak bir ilçesine doğru yola çıkıyorum. Esasen arkadaşımız ilçeye bağlı bir köyde ingilizce öğretmeye çalışıyor.

/çalışıyor çünkü çocuklar akıcı bir şekilde Türkçe konuşamıyor!/

Boş zamanlarında çocuklara Türkçe öğreterek hem kendi işini kolaylaştırma, hemde can sıkıntısını giderme gibi bir çözüm bulmuş. Her sözleşmeli öğretmen gibi o da, bir sonraki atamalarda buralardan gidebileceğini düşünüyor. Ancak kendisini 3 yıllık bu köy hayatına daha fazla alışmış olarak buluyor, dönüşünün "kentten köye" tarafından daha zor olacağını düşünüyorum.

Aslında köyle ilgili en büyük sıkıntı da büyük şehire alışmışlık. Yoksa hemen hepimiz realitesini bilmeden "gezelim görelim" programında gördüğümüz inanılmaz yeşillik, ortasından nehir geçen, insanların ultra temiz yüzleriyle karşılaştığımız köylerde "heidi" yaşamı istemişizdir. Bu kof istekler belki "bir gün emekli olunca" gibi daha fazla fantezi içerebilir ancak çok büyük bir yüzdelik için hiç yaşanmamış bir tecrübedir.

Arkadaşımı üniversiteden tanıyorum demiştim. Kendisi üniveritemizin en çapkınları arasında, en çapkınının kız arkadaşını da ayartmak suretiyle liderlik koltuğuna oturmuştur. Bu kuzu, keçi, inek, eşek dolu hayat en başta hiç sarmamıştı. Bana ilk itirafı, köydeki erkeklerin %85 inin ilk cinsel tecrübesini eşeklerle yaşadığı ve aslında bu tecrübeyi kendisinin de merak ettiğiydi.

/ki merak neden başa bela burdan anlaşılsın!/

Konumuz yeni gelen öğretmenlerden açılıverdi. Yeni gelen öğretmenlerin birinin bayan olduğunu ve biraz marjinal bir tip olduğundan bahsediyordu. Kafamdaki marjinal tiplere hemen bakıyor birine benzetmeye çalışıyordum.

/Hande Ateizi, Helin Avşar, Aysun Kayacı Arto, VJ Bülent...vs!/

Kızın köyde yaşadığı problemlere değiniyordu. Bende kafa sallayıp duruyordum.

Arkadaşımızdan ilçede konakladığını, birkaç dakika sonra da köy arabasıyla ilçeye hareket edeceğini öğreniyorum. Arkadaşımı eşekleriyle başbaşa brakarak müsade istedim. Köy çevrenin en büyük köyüydü. O nedenle Köy arabası denince aklınıza hemen "çiçek abbas" minibüsü gelmesin. Gerçekten binilebilir, özel tezek kokusu giderici, gideremese bile azaltıcı bir sürkilasyon sistemine sahip araç.

Derken kız yavaştan geliyor. Ben şaşırıyorum. Zira gerçekten arkadaşımızın söylediği kadar hatta çok daha fazla marjinal bir kız. Enteresan makyaj ve saç rengi, göbekten iki parmak yırtık bir penye, konvers sıçan modeli ayakkabılar, fileli çoraplar ve diz kapağının 4 parmak yukarısını gösteren, önden derin yırtmaçlı modern ötesi etek, köy ahalisinin fistanlı demode düşlerinde fantezi devrimi yapıyor.

Arabada onun olduğu bölgede inanılmaz bir yoğunluk var. Hani kız Allahtan elinde cep telefonu, mesaj yazarken tüm bu ilgi alakaya nötr halde duruyor. Kızın havaya vereceği tek bir pozitif elektronu paramparça etmeye hazır bir otobüs dolusu erkek var. Akıllarda ilk deneyim, ilk gözağrısı karakaçanlar da olsa, böyle birşeye otobüste kim hayır diyecekti ki? Kıza en yakın olanlar zaten hemen farkedilebiliyordu. Kızın herhangi bir uzvuna kolu çarpan köylülerin gözlerinde 45 derecelik bir kayma, ağızda aynı açı derecesinde bir açılma meydana geliyordu. Benim hayret ettiğim kızda hiçbir rahatsızlık belirtisi yok. İçimden Aysun Kayacı da olsa rahatsız olmazdı demekki diye geçiyor. Derken birden kız mesaj yazan eliyle şöyle arkadaki kalabalığı biraz dağıtmak ister gibi hareket ediyor. Anlaşılıyor ki kız o ana kadar topluluğun "hadi kızı ayaküstü paramparça ettik birazda doğaya, kuşlara bakalım!" diyerek dağılacağını düşünmüş ama yavru ceylanım sen vaka-i adiye diye öyle giyinirsen olayın sonu böyle bir vukuat-ı adiye olur.

/diğer bir değişle nefs-i müdafa! yani önce sen kendine acıyacaksın arkadaşım!/

Derken kız indi. herkes rahat bir nefes aldı. herkesin kıza doğru "o benim karım lan!", birbirlerine doğru "bakmayın yengenize yırtarım!" bakışları "karakaçanım şimdi napıyodur!" bakışlarına döndü. Yani artık herşey normaldi. Son aldığım haberlere göre bayan marjinal araya koydurmak istediği tonla torpile rağmen yerini değişememiş. Bir sabah ansızın "bidahha gelmem buraya ben bikeremmm!" diye isyan ettikten sonra köye geri de dönmemiş. Sanırız müreffeh bir yaşamı var artık.

/yok sanmıyoruz, umuyoruz!/

10.11.09

Tek Kale Maç Heyecanı!

Yenemiyorsan Yenilme..
Senyor Fatih Terim.
Yok aslında maç çift kale oynandı. Sedat, Yasin, Serkan, Hakan, Cem, Emre, ve şahsım olacaklardan habersiz daha 1 hafta kala kazanma yeminleri ediyorduk. Bize göre olay basitti, ben kalede panterleşmesem bile üstüme gelen topları tutar, Hakan ve Emre defansta devleşir, Serkan, Yasin ve Emre Sedat' a çıkardıkları muz ortalar, derinlemesine paslarla Rıdvan Dilmen' i hayrete düşürür, Sedat mükemmel gollere imza atar ve maçı kazanırdık.

/en azından plan buydu!/

Maç hazırlıklarına iş yerlerimizde aralıksız devam ediyorduk. Ben kimsenin olmadığını sezdiğim dakikalarda arkadan kolileri çıkarıp dişime uygununu sağa sola atıp sıçrayıp tutuyor, bu sayede kartonik bir haz duyarak motivasyonumu arttırıyordum.

1 hafta sonra maçın yapılacağı büyük adrean halı sahasına arabalarla ulaştık. İnanılmaz hazırız. Karşı takım zamanla gelince hazırlığımız keyife dönüşüyor.

/zira en uzunu 1.68 boyutunda insancıklar!/

Yaş ortalaması 20 olan karşıtakım karşısında takımımızın yaş ortalaması 29 bu ilk bakışta dezavantaj gibi görünüyor. Ancak maç sırasında apaçık görünüyor ki bu bir dezavantaj değil bu bir yok oluş.

Maça çok hızlı başlıyor, ancak istediğimiz gole bir türlü ulaşamıyoruz. Sinirlerimiz daha 4. dakikada geriliyor. Zira biz bu dakikaya kadar atacağımız 3 golün bizi çok rahatlatacağını düşünmüştük.

/biz aslında 1 sat maç oynayabilmeyi düşünmemiştik yalnızca!/

Maçın 13. dakikasında ilk firemizi Hakan ile veriyorduk. Hakan "Ulan bu maç ne zaman bitecek?" diye sorduğu an takımıız inanılmaz yorulduğunu farketti. İlk devrede attığımız 2 golün acısını karşı takım 9 tane atarak çıkarmıştı. İlk devrede hemen hemen bütün takımın üstüme yüklenmesi elbette isyan bayrağını açtırdı şahsıma. Yani maça başlamadan önce kendini, Tores, Ronaldinho, Figo gibi duayen addeden takımda bir tek ben yumurta Hayrettin görevini üstleniş gibiydim.

/ki ben zaten başarısızlığımı beyan etmişim./

İkinci yarı tamamiyle maç bizim sahada geçiyordu. Moralmen çökmüş olan kabakulak top kaleye girdikten nanay zaman sonra topu kaleden çıkarıyor, bir de çamura yatarak "gol değil ulaaağğann!" diye kendini haklı çıkarmaya uğraşıyordu. Takımımız giderek yorulmanın 7. aşamasına geçmişti.

7. Aşama şu;

Hakan yorgunluktan yere düşüyor, top ona inat maç boyunca gitmediği bir yere; Hakan' ın yanına gidiyordu. Hakan topu görünce ölüm öncesi enerjisini sonuna kadar topluyor, kalkıyor, koşuyor ancak bu koşuyu bana doğru

/yani kendi kalesine doğru!/

gerçekleştiriyordu. Sesim halı sahayı delip geçer cinsten ama bir tek hakana etki etmiyordu.

/Hakaaağğaann lan diğer tarafaaa diğer tarafaaaa!/

Hasılı, bi ton gol yememiz yetmiyormuş gibi, psikolojik olarak da çökmüş durumdaydık. Hakanın bu hareketi kaleyi Hakan' a teslim etmeme vesile oldu. Ama kaleden çıkarken kendime nasıl bir gaz vermişsem artık, kendimi takımı için kendini pert etmeye hazır Tsubasa gibi hissediyorum. Ta ki ilk top ayağıma gelene kadar. Top ayağıma değer eğmez ne yapacağımı şaşırdım. "La bi dur, la sekme, la ananııı..." derken boy olarak yarıma gelemeyen cicoz rakip ayağımdan topu şaka yapar gibi aldı gitti, bir kuğu gibi süzüldükten sonra Hakan' ın dibinden topu ağlarla buluşturdu.

16 dan sonrasını sayamayan takımımız attığı 2 golü günlerce konuştu. Eksikliğimizin takımın tutunmasından kaynaklandığına inanıyoruz ve savımız şu;

Emre defansta kalsaydı, Yasin defansa geçmeseydi, Serkan birazcık paslı oynasaydı da kendini pert etmeseydi, Sedat o kadar pozisyona tecavüz etmeseydi, Kabakulak kaleden çıkmasa, Hakan onun yerine girmeseydi, Cem daha maç başlar başlamaz yoruldum deyip defansta oturmasaydı. Veya genç kalsaydık, yenilmezdik.

/üzgünüz senyor Terim!/

7.11.09

Yeni İş Açılımı; Pazarlamasyon!

Münip Beyle aramız son günlerde bozuk oğlu bozuk. Aslında daha işimin bölgesini öğrendiğimde yüzüne ben ne anlarım lan bakışı atmıştım ama bakışımı sallamayan işverenin "kovayım mı?" bakışı daha o anda içime işlemişti. Benim işim satış yapmaktı. Yani her zamanki gibi sevmediğim ne varsa dönmüş dolaşmış beni bulmuştu. Satış için daha kendimi ikna edememişken birimimi öğrendim; Teknoloji.

Ben teknolojiden korkmuyorum, ancak daha 5 yaşında ilk kez 3 parça olarak var olan bilgisayarı gördüğümde

/klavye, yan kasa, kasa üstünde siyah beyazı zor ayıran monitör!/

gereksizliğini damarlarıma kadar hissetmiştim. Evet aslında gereksiz değildi. Ayrıca çok da çekici görünüyordu ancak beynimin o kadarını beceremeyeceğini bir cümle aleme rezil olabileceğimi düşüne düşüne kendimi teknolojiden soğutmuştum.

Benim yazdıklarımın birileri tarafından okunuyor olup olmaması zerre kadar önem taşımıyor. Zira ben zaten bundan 3 ay öncesine kadar elimdeki defterime günlüğümü tutardım. Küçük kilidini paslanmaz çelik kilitlerle değiştirir, kilidin yedek anahtarını atardım bendeki anahtardan başka kimsede olmasın, yazdıklarım okunamasın diyerek. Sonra sonra internetin kaypaklığına yenilerek, iç çamaşırlarımdan daha mahrem yazılarımı dünyaya açmış bulundum. Hasılı benim işim kelimelerdi, teknoloji değil.

/nihayet anlatabildim gibiyim!/

Teknolojiye sadece sabahları dinlediği radyo kadar yakın olan bu bünye için elbette pazarlama yapmak çok zor bir işti. Megabaytı megaherzlerle karıştırışım, bilgisayar ramlerinin 512 veya 1024 olması arasındaki farkı bilmemeyişim. En son gördüğüm işletim sisteminin Windows 98 oluşunun, cep telefonumun modelini dahi bilmemeyişim, fotoğraf makinesi için kullanılan piksel ve mega kelimelerinin hangisinin başta kullanıldığını karşıtırıyor oluşum elbette bu işi daha da zor kıldı. Münip Bey' e durumu izah edemedik elbette.

Türkiyede ki iş ve olumsuzluk eki alan

/işsiz, işsizlik, iş bulamama vbvs../

oranları düşündükçe, aslında istesem bir gecede öğrenirim hepsini diye gaza geliyorum. İşten atılmak istemiyorum. İşten ayrılmakta istemiyorum. Bir işte çalışan ve benim durumumda olan

/ki çok azınlık değildir bence!/

kafası karışık bir çok potansiyel boş beleşçi insanlar malesef işten ayrılmadan ve/veya kovulmadan önce evlerine verecekleri cevabı düşünüyor öncelikle. ki bu durum benim gibi hayatındaki tek başarısı bir işe girmek olan ben için daha da acı. Yani bunu eve anlatmam mümkün değil ki eve sıra gelmeden önce sülalemizin fırlamarınıda unutmamak lazım. Fethi geliyor aklıma önce "ben o kulaklarla bi b.k olmaz senden demiştim dimi puhahaha!" diye karşımda gülüşünü hayal ettikçe işime bağlanasım geliyor. Yoksa evde zaten kimsenin benden yana bir başarı beklentisi yok.

Derken çalışmaya başladım. Kır saçlarıyla o plazadaki bütün kızları nasıl ve neden tavlamadığını düşündüğüm Hakan Bey baya ilgilendi benle, ama acemiliğin tepeden tırnağa aktığını görünce, yaşlı müşteri kesmiyle ilgilenmemi istedi. Daha önce bir aileyle deneme olarak ilgilendirmişti aslında, baba, anne ve 7 yaşındaki zıpır çocukla beraber gelen mini çekirdek aile bilgisayar almak istiyordu ancak sordukları sorulara ben değil, 7 yaşındaki dürrük cevap veriyordu. Onun cevap vermediklerini ben bilmiş ayağıyla sallarken, 7 yaşındaki yaratık yalan söylüyor diye suratıma tip tip bakıyordu.

/o kadar zordu işte!/

Hakan Bey'in yaşlı potansiyele beni salmasıyla ise, başka bir problem ortaya çıkıyordu. Yaşlılar bu makine şunu nasıl yapıyor diye sorduğu anda kafa kafaya verip çözmeye çalışıyorduk. Yaşlılar kendilerinden daha azını bilen insanları inanılmaz sevdikleri için beni de çok sevdiler. Hala onlarla ilgileniyorum. Hep beraber mutluyuz anasını satim!

Maksadımız eşeğe binmekti, her eşeğe binmeyi maksat edinmiş insan gibi ben de o.ssuruğuna katlanıyorum şu sıralar.

/ha diyemez miydim gülü seven dikenine katlanır, derdim. Ama gerçekten kötü kokuyor!/

Ara ara yazı yazmak beni kendime getirse de, hala klavye ile yazı yazmaya tam olarak alışamadım. Onu da alt katımda 73 yaşında okuma yazma öğrenen hacer teyzeyle tamamlayacağım. Bir gün kim bilir belki Kabakulak ile son 25 senesini dul olarak geçiren Hacer teyzenin buna mükabil aşkı doğar.

hayırlısı...

3.11.09

Boğa Oturdu Da Adam Oldu!

Şurada pesimist yaşamın karşısındaki küçük kutucuğa attığım onay işareti sonrası yaşadığım depresif modelden kurtulmaya özenmem ve sonrasında nasıl iş görüşmesine gitmeye karar verdiğimi zaten okudunuz.

/okumadıysanız burada otomatikman kurbağa oluyorsunuz./
Artık adamın tam karşısında oturuyordum. Mavi gözler bir insanoğluna anca bu kadar yakışmaz. yuvarlak kırmızı surat ve kel kafa budy-building yapmış alt beden karşısında bana amuda kalkmış bir tavuğun yumurtlamasını andırsa da benim tenezzülüme karar verecek adamdı.

/adam kelimesi orada mecaz olarak kullanıldı!/

Yarım saat öncesinde hemen geliyorum diye çıkan yumurta kafa, yarım saat sonrasında kafamdaki "hemen" zamanını açıklama gereği duymadan oturdu.

İlk intibanın önemli olduğunu basa basa hatta iteleye iteleye kafama yer edindirmiş tecrübelerden hareketle durmadan sırıtıyordum. Benim kafamda adamın içeriye girmesi "ya zaten beklettim seni yarım saat daha ne iş görüşmesi sırf şu anda kafamı yumruklamadığın için işe alındın" demesi vardı ama öyle olmadı.

/haketmiştim oysaki!/

Kafamda başka bir görüşmeyi tasarlamamıştım ve açıkçası zırt olma adayı olduğumu iliğime kadar hissediyordum. Adam o kırmızı kel kafalıkta benden daha sakin nasıl olabiliyor anlamıyordum. Yeter artık konuş bitsin bu zulüm diye içimden geçirmeye kalmadı adam "sıkılmadınız değil mi?" diyerek daha baştan maksadını göstermiş oldu. İçimden "bu bir sabır testi kabakulak ,bu bir sabır testi kabakulak" diye geçirirken ağzımdan yok ben severim yalnız kalmayı diye olağanüstü salak bir cümle çıktı. Cümlenin gittiği yer belliydi;

1- Sen sabaha kadar gelmesen aramazdım valla, adama da benzemiyon zaten, hatta adam da değilsin kalk git lan!

2- Bana masa başı böyle müşteri bilgilerini girebileceğim bir iş veriyorsan ver vermiyorsan beni yalnızlığıma genel müdür yap!

3- Ben görüldüğü üzere mal mal cevaplar veren bir adamım beni işe alma!

Adamdan gelmeyen yorum, cevap, soru, mimik beni kıllandıradursun, yumurta kafa o anda da cebinden sigara çıkarıp yakmaya koyuldu. Psikolojik testin bu kadarı sadece istihbaratta yapılır diyenlere kapak olacak bu davranış sonrası kafamdaki şeytan ile melek seslerini ayırt edememem tam bir karamsarlık yükledi boynuma. Ya "sigara içmek kapalı alanlarda yasak değil mi? dumansız hava sahasına neden z.çıyon!" gibi kanun dolu bir cümle, ya da "bir tane de ben alabilir miyim!" gibi gel o b.ku tek başına yeme beni de oturduğum yerde ayar etme gibi bir cümle kurmam gerekiyor diye bir psikoloji bağladı belimi kuşağımı.

/bu kadar karamsarı zaten işe alınmaz ya neyse!/

İki seçenek arasında gidip geliyor, bir yandan da "lan mal adamın sigarası bitiyor çabuk!" diye kendimi aceleye veriyordum. Derken 1. seçeneği seçtim hatta çok ayıp gibisinden de kafa salladım.

/işte o an yutkunamıyor insan!/

Daha cümle bitmemiş kafamdaki pişman nöronlar saldırıya geçti; "ulan gerizekalııı kabakulak sana mı kaldı adamın sigarası, mal! öküz! aptal! fosil! hadi şimdi git eski hücre yaşamına geri dön kurtçuk beyin! ne olurdu adamla karşılıklı bi sigara içseydin! hatta ağzını açmasaydın öl! geber! salak! Diplomanı da artık fotokopi yapar çoğaltır arkasına aynı zamanda maldır ibaresi eklersin ölü yiyen!"

/acayip pişman!/

Adam sigarayı da söndürünce benim umutlarda söndü haliyle, ama inanılmaz bir ışık belirdi birden. Adam "teşekkür ederim bu uyarınız için, bize de her b.ka karışacak bir eleman lazım zaten!" diyerek ağzımda portakallı pekin ördeği tadı bıraktı. 3-5 bildiğimiz normal soru sonrası

/okul, deneyim, bilgi, birikim, vırt, zırt../

İşe alındığımı söyledi. Sevenlerimin duası o kararı seçmeme yardım etti diye hiçbirinizi bu başarıma ortak etmem! Ben kararımı verdim. Ben işe alındım. Artık çalışan bir adamım.

/yukarda "Adam" olarak zikredilen insan kişinin adı Münip. "Adam" diye hitabım çok zorunuza gittiyse bir de öyle okuyun!/

Zıvanadan Çıkmış Hayat Konsepti!

Bu yazıya aslında gönül isterki ünlü bir atasözüyle girilsin. Koyu yeşil spot lambalarla dolu süper ambians ortamlarda, içi zift dolu, hayattan umudu terranelere bağlamış yürekleri benzin etsin, benzin vitamin niyetine gaz olsun adamı bağırlara soksun ama yok. yok. yok.

/iyice hayata küstük lan!/

Geçenlerde belgesel izliyorum, böyle kurtçukları gösteriyor suyun içinde oynaşan, küçük beyaz ama belli olanlardan. Adam hiç üşenmedi 25 dakika bu kurtçukların ailesini tanıttı ekran başındakilere. Allah var süper bir aile. Ama insanın aklına garip sorular getiriyor; Ulan beni hiç bir televizyon 20 saniye görüntüledi mi acaba. El cevap; hayır!

/Bu hayır Ali Poyrazoğlu ile roportaj yapıldığı sırada arkada hoplayarak el sallama hareketiyle görüntülenmem dışında bir hayır!/

Örselenmiş kalbimi avutmaya çalıştığım her dakika ayrı bir zulüm. Televizyondan nemalanamayacağını anlayan örselenmiş cesedim, kapıyı açıp dışarıya kendisini vurmaya, bir paket sigarayı hıyk demeden içmeye niyetleniyor ki o da ne; komşumuzun oğlu Murat evine doğru mutluluk dolu bir kelebek gibi süzülüyor. "Anneeaaa tübütaka seçildiiimmm" diye. Hani idda ediyorum gören göz çocuğa çok rahatlıkla "mal" der. ama nerden bilelim ki çocuk görünen buz tümsekçiği altında bir nemrut taşıyor.

/korkumdan nemrut dedim yoksa bildiğin sıra dağ!/

Hemen kapıyı kapatıyor içeriye süzülüp sigara paketini ikiye çıkarıyorum. İnanılmaz bunalımdayım. Benimde çocukluğum geliyor aklıma mesela; veliler toplantısı, karne günleri gibi öğrenciliğin ötenazi talebinde bulunduğu günlerde, ben inadına sabah 4 e kadar dışarda bekler, bu sefer babam garanti uyudu salaklığında, evlat salaklığı sinirine artı olarak uykusuzluğu yüklediğimiz babadan 16 saniye boyunca dayak yiyordum.

/benim hatırladığım 16 saniye yoksa evin diğer üyelerine göre temiz 45(kırkbeş) dakika!/

dayak babayla sınırlı değil. ertesi günü hapı almamış bu kabakulak hemen yeni bir dayağa hamile kalıyor tabiki. Anne diğer komşuların çocukların karnesinin fotokopilerini hiç üşenmeyerek oraya buraya yapıştırıyor, gaza gelir zıpçıktılığı masum kabakulağı zıvanadan iyice çıkarıyordu. İsyana dönüşen bu tepkiler annenin yün çubuğunu belde kırmasıyla son bulur derken, anne bu seferde en sevdiği yün çubuğunu kırdığını idda ettiği kabakulağa altın palmiye dayağına terlikle devam ediyordu.

Ama elbette çevremdeki herkes tübütaka seçildiğim patavatsızlığı yapmıyor.

/zaten öyle olsa değerli olan onlar değil ben olurum akl-i mantık açısından dimi?/

Hatta çoğunluk benim gibi ama herkes benim kadar olayı ciddiye almıyor sanırım. Geçenlerde yine böyle gaz getirici bir kitap okuyorum şöyle diyor;

"top yere vurmadan yükselmez!"

ama yazıya nasıl s.ktir ordan diye bakıyorum yazıyla ifade edemem. Sonra sonra az biraz ikna oluyorum ama kesin benimki suda zıplamaya çalışmış diyerek. Zira ben bu kabakulağı tanıdım tanıyalı hem zaten topu yerde, yukardan aşağıya bir ivme olayı yok yani. Tamam Murat günün birinde tübütakın arka kapısından paşa paşa kanatlandırılır belki ama ağacın yaşken odunluğunu göstermesine bakılırsa aynı tübütakın deney şişesinden bir daha girer.

/kabakulak daha burnuyla oynasın! kıhh!/

Bu yazı daha devam eder. Ancak yakın gelecek zaman içerisinde gideceğim iş görüşmesine hayat kadını muamelesi yapmamak üzere şimdilik bitiriyorum. İş görüşmeleri ve ayrıntılar yakında... Güzel bir temenni edin de şu şahane sapık hayattan kurtulayım! Beni kurtçuk belgesellerinden kurtaracak o mükemmel işe imza atayım!

/kurtçukları özlerim belki ama söz ilk maaşımla onlara taze sinek ısmarlicam!/